<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781</id><updated>2011-07-29T12:35:26.644+03:00</updated><category term='TIME'/><category term='ntvmsnbc'/><category term='Çeviri'/><category term='Taraf Gazetesi'/><category term='Güncel Hukuk'/><title type='text'>PINAR İLKİZ</title><subtitle type='html'>yazılar... röportajlar...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>28</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-8186078689894039068</id><published>2010-08-23T15:53:00.006+03:00</published><updated>2010-08-23T16:04:37.718+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çeviri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TIME'/><title type='text'>Hayat Onlar için Daha Zor: Meşhur Münzeviler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/THJwIxASn6I/AAAAAAAAAC0/avryglwgEjM/s1600/garbo.jpg"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/THJvvUJ72SI/AAAAAAAAACs/hOmSODvl9ag/s1600/salinger.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/THJvvUJ72SI/AAAAAAAAACs/hOmSODvl9ag/s320/salinger.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5508588152882452770" /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 0); -webkit-text-decorations-in-effect: none; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/THJvvUJ72SI/AAAAAAAAACs/hOmSODvl9ag/s1600/salinger.jpg"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 0); -webkit-text-decorations-in-effect: none;  "&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;1 - J.D. Salinger&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="  border-collapse: collapse; font-family:arial, sans-serif;font-size:13px;"&gt;&lt;span style=" ;font-family:'trebuchet ms', sans-serif;"&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="font-family:Georgia, serif;font-size:130%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="border-collapse: separate; font-size:16px;"&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;J.D. Salinger'ın bütün edebiyatının hasılatını hepsi 1959'dan önce yazılmış, bir roman ve 13 küçük hikaye oluşturuyor. Son röportajının üzerinden ise 29 yıl, son hikayesini basmasının üzerinden ise 44 yıl geçti. Yine de Çavdar Tarlasında Bir Çocuk kitabına resmi olmayan bir son yazıldığında, hayranları sanki 90 yaşındaki yazar çırılçıplak soyunup sokakta koşmuş gibi tepki vermişti. Salinger geri dönmüştü! Yani, bir bakıma.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Aslında, hiç de öyle olmamıştı. Davayı Salinger'ın avukatları açmıştı ve yazar halka bir açıklama yapmamıştı ya da mahkemede görünmemişti. Edebiyat düşkünlerinin de bileceği üzere hiçbir zaman da görünmeyecekti. Salinger, 1951'de Çavdar Tarlasında Bir Çocuk kitabı basıldıktan sonra pek ortalarda görünmemeye başladı. Kitap hep yasaklanmıştı hem de ABD'deki okulların okuma listesinde bulunuyordu. Kitaba yapılan övgüler arttıkça, yazar da o kadar geri çekildi. Salinger, 1980'de röportaj vermeyi kesti. 1986'da ise Salingerarkadaşlarına ve hayranlarına yazdığı mektupların yeniden basılmasını engellemek için biyografi yazarı Ian Hamilton'a dava açtı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Salinger'a dair bilinen her şey 2000'de kızının yazdığı Dream Catcher anı kitabından geliyor. Bugün yeni bir Salinger röportajı ya da yayını edebi bir fırtına koparır. Böyle bir şey olacağından da değil, Holden Caulfield'ın yaratıcısına göre hepimiz bir avuç sahtekarız. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;2 - Howard Hughes&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt; Howard Hughes hep egzantrik olmuştu. Milyarder iş adamı ve pilotun obsesif-kompulsif eğilimleri olmuştu. Bir keresinde bir film çekimi sırasında Jane Russell'ın bluzündeki bir hatası o kadar kafayı takmıştı ki, sorunu çözmek için eşsiz bir balenli sütyen tasarlamıştı. Ama sonunda Hughes çökünce kimse ne yapacağını bilemedi. 1947'de Hughes kendini karanlık bir film gösterim odasına dört aylığına kilitledi ve sadece çikolata yedi, süt içti. Daha sonra bir garsoniyer otelinden başka bir garsoniyer oteline geçti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;1950'de inzivaya çekildi ve hatta kontrolünü üstlendiği Trans World Airlines'ı ilgilendiren tröst karşıtı duruşmalara bile gitmeyi reddetti. Daha sonra eski Hollywood yıldızının Valium bağımlılığı, kadavraya benzeyen görünüşü, çarpık tırnakları ve yamuk yumuk sakalı hakkında dedikodular dolaşmaya başladı. Asla düzelemeyen Hughes, 1976'da kendi kendine çekildiği inzivada öldü. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;3 - Greta Garbo &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Greta Lovisa Gustafson olarak 1905'te doğan, Garbo Stockholm'ün kenar mahallelerinde büyüdü ve bir yapımcının onu yerel bir süpermarkette keşfetmesiyle oyunculuk hayatı başladı. 1930'lara gelindiğinde İsveç Sfenksi, çift cinsiyetli görünümü ve boğuk sesisyle ABD'li sinema izleyicilerini büyüleyerek beyaz perdenin ikonu haline gelmişti. Ekranda sarfettiği ilk sözler olan "Bana bir viski verin" daha sonra Oscar ödüllü 1932 yapımı Grand Hotel'deki dış dünyaya yaklaşımını çok güzel anlatan "Yalnız kalmak istiyorum" repliğinin gölgesinde kalmıştı. Aktris, Hollywood hayatının bütün süsünden kaçınmıştı, imza vermeyi reddetmişti, bütün röportaj tekliflerini geri çevirmişti, hayran mektuplarını cevapsız bırakmıştı ve film prömiyerleriyle ödül törenlerine gitmemişti. Hatta onursal Oscar sözüne rağmen 1955 Akademi Ödülleri'ne gitmeyi bile reddetmişti. İronik bir şekilde, onun spot ışığı altında olmama konusundaki ihtiyatlılığı Garbo'yu medya için daha çekici kılmıştı. Basından kendisini rahat bırakmasını istediği, nadiren yaptığı basın açıklamalarından birinde "Kendimi sadece rollerimle ifade edebiliyorum, kelimelerle değil ve bu yüzden basın ile konuşmayı engellemeye çalışıyorum" demişti. 1941'de, 36 yaşındaykenGarbo "geçici" olarak emekliye ayrıldığını açıkladı ve bu emeklilik 1990'da tek başına yaşadığı Manhattan'da ölene kadar tam 49 yıl sürdü. O hiç evlenmedi ve hiç çocuk sahibi olmadı. East 52. Sokak'taki evi fakirlik çektiği düşüncesini yanlış çıkarrıcasına pahalı mobilyalar ve sanat eserleriyle doluydu. Sadece oyma bir XV. Louis sandalyesinin yanında tuttuğu kelepir dükkanından alınma bir kardanadam kabartması hariç. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;4 - Harper Lee&lt;/b&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;New York Times "Günübirlik Arkadaş Canlısı" başlığıyla bir makale yayımladığı zaman münzevi olduğunuzu anlarsınız. (Bu arada muhabir onu esprili ve çekici olarak betimlemişti.) 1960'ta en çok satan romanı Bülbülü Öldürmek basıldığından ve 10 milyon kopya sattığından bu yana Alabama yerlisi yazar değişmez bir şekilde, her ne kadar nazikçe olsa da röportaj tekliflerini reddetti. Her ne kadar arada sırada halka açık yerlerde gözükse de, Amerikan İç Savaşı'nda Konfederasyon Ordusu'nun Komutanı Robert E. Lee'nin uzaktan akrabası ve Pulitzer ödüllü yazar, çoğu zaman konuşmayı reddediyor. 2007'de Alabama Onur Akademisi'nde konuşma yapması istendiğinde seksenlerine gelmiş yazar basit bir şekilde, "Bir aptal olmaktansa sessiz kalmak daha iyidir" cevabını vermişti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;5 - Emily Dickinson &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Emily Dickinson ders kitaplarına girecek bir münzeviydi. Ziyaretçileriyle kapılardan konuşurdu, çocuklara ikinci kattan sarkıttığı sepetiyle ikramda bulunurdu ve babasının cenazesini yata odasının mahremiyetinde dinlemişti. Hayatının son 20 yılında aile evini hiç terketmedi. 1800 şiirinin bir düzineden biraz daha azı Dickinson hayattayken basılmıştı. Bazı uzmanlar, Dickinson'ın münzevi davranışlarının sosyal anksiyete ya da başka zihinsel özürlerden kaynaklandığını iddia etmişti, başkaları ise yakın arkadaşlarının ölümüne ve ailesinin aşırı koruyucu tavrına bağlamıştı. Sebebi her ne ise Dickinson, hayattaki yalnızlığı ve ölüm üzerine eşsiz şiirleriyle tanınıyordu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;6 - Syd Barrett &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Syd Barrett artık müzikle tatmin olamıyordu. Pink Floyd'un kurucu üyelerinden Barrett, iki albüm sonrasında grubu bıraktı ama yaptığı iki solo çalışma ile biraz daha tatmin buldu. Stars adlı başka bir grup kurmaya çalıştı ama üç performans sonrası dağıldılar. Barrett stüdyoya dönmeye çalıştı ama solo haklarını plak şirketine satması ve Londra'da bir otele yerleşmek için üç gün mücadele verdi. 1978'de parası tükenince, annesinin Cambridge'deki evine ulaşmak için 90 küsur kilometre yürüdü ve kamusal hayatını geride bıraktı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Syd doğduğunda kendisine verilen ad olan Roger'ı kullanmaya başladı ve zamanını resim yaparak, bahçe ile ilgilenerek, sanat tarihi üzerine yayımlanmayan bir kitap üzerine çalışarak geçirdi. Halk arasında hiç görünmedi ve 2006'da öldü. Kayıtlara göre Barrett, müzikal geçmişinin hatırlatılmasından hoşlanmıyordu ve diğer Pink Floyd üyeleriyle irtibatı kesmişti. Barrett'ın kardeşi, onun halktan kaçınmasına en iyi mazeretlerden birini dile getirmişti: "Kendi zihnini o kadar sürükleyici buldu ki, dikkati dağılsın istemiyor." &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;7 - Bill Watterson &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Altı yaşındaki bir haylaz ve onun peluş kaplanı ile maceralarının anlatıldığı çizgi roman Calvin ve Hobbes'un yazarı olarak Bill Watterson'ın çalışması dünya çapında 2400'den fazla gazetede yayımlandı. O, Ulusal Çizerler Cemiyeti'nin en yüksek onuru olan Ruben Ödülü'nü alan en genç çizerdi. Watterson, bu ödülü üç kere kazanacaktı. Kariyeri boyunca Watterson, sürekli çizgi romanının ticarileştirilmesi baskısına karşı geldi ve bunun karakterlerin değerini azaltacağına inandı. Büyük bir hayran ekibi olmasına rağmen Watterson çizgi romanının 1995'te günlük bitirme süreleri kısıtı ve küçük bölmeleri öne sürerek emekliye ayırdı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;O günden sonra halkın gözünün önünden de çekildi, röportajları ve kamusal alanlarda görülmeyi reddetti, imza vermedi ya da karakterlerinin lisansını satmadı. Bir süre için Watterson ailesinin sahibi olduğu yerel bir kitapçı dükkanında imzalı kitaplarını saklamaya başladı ama daha sonra hayranları onları daha yüksek fiyatlarda satmaya başladı. Watterson'dan bir daha ne zaman haber alınır bilinmiyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;8 - Thomas Pynchon &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Bütün münzevi romancıların arasında Thomas Pynchon en üst seviyede bulunuyor. 20. yüzyılın kurmacası üzerine en ufuk açıcı, gizemli ve genelde okuması zor eserlerini vermiş bu yazarla ilgili genelde hiçbir şey bilinmiyor ve yazar da bunu bu şekilde tutmak istiyor. Pynchon, 1963'te ilk kitabı V.'nin basılmasından bu yana basının ona ulaşmasını engelledi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Ona dair de sadece birkaç fotoğraf bulunuyor. 1973'te Yerçekimi'nin Gökkuşağı kitabı Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandığında Pynchon, ödülü kendi adına bir başkasının almasını istemişti. Yazar bütün reklam tekliflerini reddetmişti ama sadece birini kabul etmişti: 2004'te çizgi dizi The Simpsons'da görünmeyi kabul etmişti. Hatta Pynchon kafasına torba geçirilmiş karaktere kendi sesini vermişti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;9 - Dave Chappelle &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Ünlü olmanın baskısı büyüdükçe, 50 milyon dolar bile bazı sanatçıların spot ışıkları altından kaçmasını engelleyemiyor. 2004'te Comedy Central ile sekiz haneli bir anlaşmaya imza atan Chappelle, mayıs 2005'te liste başı olmuş şovunu bırkatı ve üçüncü sezonun çekimmlerinin ortasında Güney Afrika'ya kaçtı. Geçmişe bakınca yavaş ama kesin olan erimesinin izlerinin gelmekte olduğu görülüyor. 2003'teki bir stand-up gösterisinde izleyicilere "Şovumun neden iyi olduğunu biliyor musunuz? Çünkü kanalın yetkilileri sizin benim söylediklerimi anlayacak kadar akıllı olmadığınızı söylüyor ve ben her gün sizin için savaş veriyorum. Onlara ne kadar zeki olduğunuzu anlatıyorum. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Ama sonra yanıldığımı anlıyorum. Siz çok aptalsınız" dediği iddia ediliyor. Güney Afrika'ya uçtuktan sonra, bir arkadaşında kaldı ve uyuşturucu kullandığına, zihinsel olarak gelgitler yaşadığına ve kanalla sorunlar yaşadığına dair söylentiler dolaşmaya başladı. Bunlardan sadece yaratıcılık konusunda yaşadığı sıkıntı davranış şeklini açıklayabiliyordu. Chappelle şovun yapımcılarını suçlamaktansa yakın çevresindeki birkaç insanın ve kendisinin bu strese yol açtığını söylemişti. Afrika'da geçirdiği birkaç haftadan sonra Chappelle Ohio'daki evine dönmüştü ama The Dave Chappelle Show'a asla geri dönmedi. 2005'ten beri de münzevi hayatı yaşıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;b&gt;10 - Marcel Proust&lt;/b&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Marcel Proust, zamanının çoğunu romanlarının da açıkça anlattığı gibi içsel monologlarıyla yalnız geçridi. Gergin, kırılgan ve hassas, Proust 30'larına gelene kadar hâlâ Fransız sosyetesinin demirbaşıydı. Ama 1903'te babasının ve 1905'te annesinin ölümünün ardından Proust'un sağlığı bozuldu ve gitgide o hızlı hayatını geride bıraktı. Proust kalan 17 yılını gerçek olmayan bir münzevi hayatında geçirdi ve romanları üzerinde çalıştı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;1919'da Proust, Paris'teki ses geçirmeyen evini çok az terkeder oldu. Yazarı dokuz yaşından beri rahatsız eden astıma karşı korumasın işe pencereleri kapatılan güneş almayan bir stüdyoda çalıştı. İzole olması onu hırpaladı. Yazar Leon-Paul Fargue'u o zamanlarda Proust'u soluk yüzlü ve elleri donmuş gibi gözükürken hatırlıyordu. "Dışarıda yaşamayan ya da günü yaşamayan bir adama benziyordu. Uzun zamandır meşe ağacından çıkmamış bir münzevi gibiydi" diye yazmıştı Fargue, Hazır ve Nazır Proust adlı kitabında. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;3200 sayfalık başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde'yi yazarken Proust genelde gündüzledi uyuyup geceleri çalıştı. Bir keresinde yazmaya kendisi öylesine kaptırdı ki üç gün uyumadı. Bir başka seferinde ise bir resim ile ilgili hafızasını tazelemek için Louvre Müzesi'ne yürüdü ama ancak oraya vardığı zaman gece yarısı olduğunu farketti. Proust, 1922'de James Joyce'la tanıştığında iki edebiyat dehası çok az konuştu. "Tabii ki durum imkansızdı" demişti daha sonra Joyce: "Proust'un günü yeni başlıyordu, benimkinin ise sonuna gelinmişti." Proust zatürre ve akciğer apsesinden 1922'de öldü. &lt;b&gt;TIME&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-8186078689894039068?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/8186078689894039068/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/08/hayat-onlar-icin-daha-zor-meshur.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8186078689894039068'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8186078689894039068'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/08/hayat-onlar-icin-daha-zor-meshur.html' title='Hayat Onlar için Daha Zor: Meşhur Münzeviler'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/THJvvUJ72SI/AAAAAAAAACs/hOmSODvl9ag/s72-c/salinger.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-1740340822470241534</id><published>2010-02-16T16:38:00.005+02:00</published><updated>2010-02-16T16:43:33.973+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ntvmsnbc'/><title type='text'>Bir kadın tek başına sarhoş olamaz mı?</title><content type='html'>İyisaatte olsunlar adlı performans grubu medyanın zulmüne uğradığını düşündükleri Melek Yargıcı ile aralarında kurdukları bağı kısa filme döktü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S3quEU0mTVI/AAAAAAAAACc/hybrUP8fAN8/s1600-h/100216bentekim2.hlarge.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5438850889335328082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 148px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S3quEU0mTVI/AAAAAAAAACc/hybrUP8fAN8/s320/100216bentekim2.hlarge.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Melek Yargıcı sarhoş bir şekilde kameralara yakalandığında hem medyanın hem de sosyal video paylaşım sitelerinin malzemesi olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın tek başına sarhoş olamaz mıydı? Bu toplumun normlarına mı tersti, tolare edilebilecek olan sadece bir erkeğin sarhoş olması mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya travesti, transseksüel, gey, lezbiyen ve biseksüeller? Toplumun zaten yok saydığı ve görünmez kıldığı bu insanlar Melek Yargıcı ile aralarında nasıl bir ortak nokta buldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları cevabını 9. AFM Bağımsız Filmler Festivali'nde 'Türkiye’den Kısalar – İtiş Kakış Bölümü’nde “Ben Tekim!” adlı kısa filmleri gösterilecek olan İyisaatteolsunlar adlı performans grubu verecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül 2009'da kurulan İyisaatteolsunlar’dan Boysan Yakar sorularımızı yanıtladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu filmin çekilmesi ve !f'e katılma süreci nasıl gelişti peki? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bir filmden ziyade uzun soluklu bir performansın finalinin kaydını seyirci izliyor. Karşı Sanat'ın düzenlediği Hayal-et adlı bienal karşıtı /sistem karşıtı /piyasa karşıtı sergiye hayalet olarak katılan bir grup zamansız görünmez, öteki olarak katılmamızla vuku buluyor. Geçmiş korku tüneli işimizden etkilenen sergi çağırıcıları halihazırda güncel korkuları sanat ve performans gibi aracılarla ve biraz da korkusuzca ele alışımızdan etkilenmiş olmalarından ötürü sergiye katılmamızı istediler. Biz de serginin adına yaraşır bir iş yapma kararı alıp hem sergiyi hem de kendini eleştiren 13 kişiden oluşan bir dizi münferit veya zaman zaman gruplar halinde olan, neredeyse tamamı doğaçlama performanslar gerçekleştirdik. Ben Tekim videosuysa bu sergide geçirdiğimiz üç saatlik akışın son 10 dakikası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bundan önce sadece Sümerbank işi mi var?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan önce bağımsız olarak tüm grup üyeleri kendi çapında ama yine iyisaatteolsunlar adına küçük / iç gıcıklayıcı işler peşindeydiler. İlk ortak ve planlı işimiz Sümerbank binasının dehlizlerinde gerçekleşen korku tüneli yerleştirmesi oldu. Yirmiyi aşkın katılımcının bileşenlerini oluşturduğu bu bir kaç saatlik etkinlik neredeyse hiç duyurusunu yapmadan 300’e yakın misafiri ağırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Film konusunu Melek Yargıcı'nın sarhoş olup kameralara yakalanmasından mı alıyor yoksa bu sadece bir tesadüf mü?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melek Yargıcı, “Ben Tekim” naralarıyla malzeme olduğu magazin videosundan sonra herkes tarafından epey ağır eleştiriye maruz bırakıldı. Medyanın da aradığı sarhoş, kötü diye mimlenecek o; genel 'ahlaklı' aile tavrının karşıtı yeri doldurmuş, görüntülerin yayımlandığı sırada bolca programa konu olmuştu. Bir kadının tek başına sarhoş olup gecesini bitirme hakkı Türkiye medyasında olanaksız bir durummuş gibi lanse edildi. Keza sarhoş olmak da erkeklere aitti. Melek'de gece vakti yalnız bir hayalet gibi bir kaç kameraya yakalanmıştı. Keza elbisesi beyaz kendisi bir melek kadar güzeldi. Bizim de ilgimizi çok çekti.Sergi sırasında bir kaç saat süren görünmezlik deneyiminden sonra aynı Melek'in kameralara yakalanması gibi biz de kameralara yakalandık. Bu finali de Türkiye'den Kısalar Programı kapsamında 15.30'da başlayacak gösterimde izleyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Filmin cinsel duruşunuzla bağlantısı nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki de doğrudan alakası var. Bir grup yakın arkadaşın ortak kaygılarını ifade etmek amacıyla bir araya gelmiş travesti, transseksüel, gey, lezbiyen ve biseksüellerden oluşuyor, heteroseksüel katılımcılarımızda var. Keza Hayal-et sergisine katılma derdimizin altında da toplumun bizi tamamiyle ırgalayan, görünmez kılan, ötekileştiren zihniyetine cevaben birer hayalet, sevilmeyen cin-peri, görülmek istenmeyen yaratık gibi katılmamız da medyanın, devletin, emniyetin, genel ahlakın bize bakan pencerelerinden üzerimize iliştirdiği sıfatların neredeyse çoğunun korkuyla alakalı olduğuna da dikkat çekmek istemesiyle çok doğru orantılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyisaatteolsunlar’ın “Ben Tekim!” performansını 9. AFM Bağımsız Filmler Festivali’ndeki 17 Şubat Çarşamba Saat 15.30’da AFM Fitaş Salon 1’de izleyebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-1740340822470241534?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/1740340822470241534/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/02/bir-kadn-tek-basna-sarhos-olamaz-m.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/1740340822470241534'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/1740340822470241534'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/02/bir-kadn-tek-basna-sarhos-olamaz-m.html' title='Bir kadın tek başına sarhoş olamaz mı?'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S3quEU0mTVI/AAAAAAAAACc/hybrUP8fAN8/s72-c/100216bentekim2.hlarge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-168064470727354185</id><published>2010-02-05T11:06:00.001+02:00</published><updated>2010-02-05T11:06:52.291+02:00</updated><title type='text'>Entelektüel fahişe</title><content type='html'>Solcu, Marks'ın arkadaşı gazeteci Swinton,  1880 'lerde New York Times'ta yazıyor. Gazete bir yahudi tarafından satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli gazeteciler basının onuruna kadeh kaldırmak üzere kürsüye çağırıyorlar onu. Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkıyor. Çıt yok....   Ve tarihi cümleler dökülüyor bir bir ağzından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  "Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da "Özgür bağımsız basın" diye birşey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de..." diye başlıyor sözlerine;  "Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyorlar. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır. Gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim, 24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de… Öyleyse şimdi burada "bağımsız özgür basının" (!) "şerefine" (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler, sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Bizler entelektüel fahişeleriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Swinton toplantıyı şaşkın bakışlar arasında terk etti.. Gazeteden istifa etti ve kimseden para almaksızın 'John Swinton's paper diye tek yapraklı bir "gazete" çıkartmaya başladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-168064470727354185?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/168064470727354185/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/02/entelektuel-fahise.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/168064470727354185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/168064470727354185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/02/entelektuel-fahise.html' title='Entelektüel fahişe'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-7915110926132017781</id><published>2010-01-19T23:51:00.006+02:00</published><updated>2010-01-20T00:07:39.789+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ntvmsnbc'/><title type='text'>Koku ve fotoğrafla hayatını güzelleştiren adam</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YpmZCuQRI/AAAAAAAAAB8/TCC2m8KLTzU/s1600-h/100115-ozan1.hlarge.jpeg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 165px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YpmZCuQRI/AAAAAAAAAB8/TCC2m8KLTzU/s320/100115-ozan1.hlarge.jpeg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5428572140375785746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;b&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YpmZCuQRI/AAAAAAAAAB8/TCC2m8KLTzU/s1600-h/100115-ozan1.hlarge.jpeg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Esasen çorap ticareti yapan Vedat Ozan gerek fotoğraf, gerek Açık Radyo'da koku üzerine yaptığı programla hayatında kendine küçük çıkış kapıları açıyor. Ozan'la fotoğraf ve koku üzerine konuştuk. Misk nedir, parfüm sabitleyicisini hangi hayvanın anüsü salgılıyor...&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Bazıları onu Saydam Günleri'nde ödül alan "Kırmızı" adlı gösterisiyle hatırlar. Bazıları Türkiye'de açtığı sergiler ya da yurt dışında katıldığı sergilerle. Aslında bu aralar onun adını en çok Açık Radyo'da koku üzerine yaptığı program ile duyuyoruz. Vedat Ozan aslında çorap ticareti yapan bir iş adamı. Bir o kadar da seçmek zorunda kaldığımız işi yapmanın dışında hayatımızı güzelleştirip çıkış bulmak için yapılacak ne kadar çok şey olduğunun kanıtı. Belki çoğumuzdan farkı yok ama o birçoğumuzun yaptığı gibi işine çakılıp kalma halini hayatına kattığı şeylerle değiştiriyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Hayatına kattığın çeşitlilik fotoğrafla mı başladı?   &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Dışavurumsal olarak fotoğrafla başladı. Fotoğrafa bakmaktan zevk alıyordum, koku da böyle zaten. Kokuyu da koklamaktan zevk alıyordum. Bir şeyden zevk aldığın zaman arka planını merak ediyorsun. Biraz da obsesif bir kişiliksen, konuya eğiliyorsun, kurcalıyorsun derken, bu sefer baktığın şeyi kendin üretmeye başlıyorsun. Fotoğraf da koku da böyle geldi zaten.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;İlk çıkışın Saydam Günleri ile oldu...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Evet. İlk Saydam Günleri’yle. Çünkü Saydam Günleri benim fotoğraf eğitimi aldıktan sonra yaptığım bir projenin bir parçasıydı. Benim o projeye katkım Saydam Günleri’nde ödül alan gösteriydi. Şimdi yok artık Saydam Günleri maalesef. O bana çok büyük cesaret verdi, orada Emin’in (Emin Altan) de çok büyük desteği var. Çünkü bizde fotoğraf gösterisi dendiği zaman yer ya da kişi bazlı şeylerdir. Meslekler anlatılır, bir yer anlatılır, gezi anlatılır. Soyut bir kavrama yönelik bir fotoğraf gösterisi yapmak için yeni fotoğraf öğrenmiş birisine biraz cesaret lazımdı. Bu konuda çok destek gördüm. Onun da böyle bir ödül almış olması tabii bana büyük bir motivasyon oldu. Ondan sonra da zaten “Tenezzül Edilmeyen Fotoğraflar” geldi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YsYxva1zI/AAAAAAAAACU/qJ9I73rkimU/s320/100115-ozan.standard.jpeg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Tenezzül Edilmeyen Fotoğraflar’ın hikayesi ne?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="display: inline !important; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" ;font-family:Georgia, serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="display: inline !important; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Tenezzül Edilmeyen Fotoğraflar, İngiltere ve İtalya’ya yaptığım gezilerin fotoğrafları aslında. Bunlar hiçbir zaman panoramik fotoğraflar değil. İngiltere’de Big Ben’i çekmedim. Yaşadığım hayatın fotoğrafları diye adlandırdığım şeyleri çektim. Küçük detaylar bunlar. İlginçlik olsun diye çekilmiş fotoğraflar da değil aslında bunlar. Hepimizin her an yaşadığı her an gördüğü ama bunları yüceltmeye tenezzül etmediği bir takım imgelerdi. Ben de bunları yüceltmek istedim. Aslında hiçbirinde kompozisyon gözardı edilmemiştir. Çünkü her ne kadar deneysel ve yenilikçi bir bakışın yansılıtmasına inanıyorsam da klasik olanın bilinmesi muhakkak gerekiyor. Zaten bilinmediği zaman diğeri sarkıyor gibi geliyor bana.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Bunların dışında bir de yurtdışındaki sergiler var...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Ben gitmedim onlara ama fotoğraf gönderdim. Selanik’te bir toplu serginin içinde yer aldım. Sonra Sara Terry vasıtasıyla Bosna yararına yapılan bir satışın sergisinin iki ayağına katıldım Los Angeles ve New York’ta. Fotoğrafın dışında fotoğrafın araç olarak kullanıldığı çağdaş sanat etkinliklerinde yer aldım. Mesela Kadıköy’deki Artalan, Aksanat’taki Sıkıntı ve Gökkuşağı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Daha sonra koku yapmaya merak sardın. Ama arada Selim Evci’nin atölyesinde çok kısa bir kısa film maceran var?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Kısa film ile ilgili çok keyifli bir dönem geçirdim. Aslında hiçbir şey yapmadık, bir proje çalışması yaptık. Hatta bir de kısa film ürettik fakat sonra o kısa filmi de yayınlamamaya karar verdik gibi bir şey oldu. Aslında çok da kötü olmadı çünkü belki de hepimiz için o an yaşadığımız keyif çok önemliydi çünkü çok keyifli bir atölye süreci geçirdik. Bunlar hep ifade araçlarının biçimleri, fotoğraf olsun, kısa film olsun, koku olsun. Ben şiir yazamam ama bunları yaparım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YsFW9uADI/AAAAAAAAACM/UwvuWRoJkts/s320/100115-ozan2.jpeg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Peki koku yapma merakı ne zaman bir radyo projesine dönüştü?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Kaynak bulmak çok zor kokuyla ilgili, bir kere Türkçe kaynak bulmak neredeyse imkansız gibi bir şey. Gerek koku yapmanın teknikleriyle ilgili, gerek algısıyla ilgili. Algısı derken çok geniş bir alan o da. Nöroloji var, psikoloji var öbür taraftan baktığın zaman sosyoloji var, felsefe var, bunlarla ilgili Türkçe kaynak çok kısıtlı. İngilizce kaynak bulmak da çok yaygın değil. Aslında koku beş duyu arasında en avantajlı olmasına rağmen, tarif edecek kelimeleri çok az. Kokunun bir lisanı yok. Kokuyu tarif ederken hep benzetmelerle tarif ediyorsun. İşte çiçek gibi koktu, yeni kesilmiş çimen gibi koktu, bisküvi gibi koktu falan gibi. Ve bu kaynak sıkıntısı yüzünden internet üzerinden kitaptı, internet sitesiydi, dökümandı, araştırmaydı, bir sürü kaynağa ulaştım. Binlerce sayfaya ulaştı bulduğum kaynaklar ve bir bilgi birikimi çıktı ortaya.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" ;font-family:Georgia, serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="display: inline !important; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" ;font-family:Georgia, serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="display: inline !important; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Fakat bu işte de bir yalnızlık hissediyorsun çünkü benden başka fazla ilgilenen de yok bu konuyla. Bunları paylaşacak bir alan yaratmak lazım, bir de bu alanda hakkaten benden daha bilgili birileri varsa, kimsenin Amerika’yı yeniden keşfetmesine gerek yok. Böyle oluşmuş bir takım bilgiler var, bunları aktarayım, bunlardan bir takım insanlar da istifade etsin gibi bir düşünceyle Açık Radyo’ya böyle bir teklifte bulundum. Onlar da sağolsunlar kabul etti. O zamandan bu zamana Salı sabahları saat 10:30’da kokudan gelen ve kokuya giden her şeyle ilgili bir program yapıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Yalnızlık çekiyorum diyorsun. Peki yurt dışında da mı böyle?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Yurt dışında hem parfüm hem de algı kısmıyla ilgilenen çok arkadaşım var. Birkaç tane internet grubuna da üyeyim. Yaptıklarımızı birbirimize gönderiyoruz, ulaşamadığımız bir takım hammaddeler var. Bir arkadaşım varsa sana yarım gram hammadde gönderdiği zaman çok mutlu oluyorsun.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Türkçe kaynak bulmak zor diyorsun ama programın içeriğinde Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sından çilekli milk-shake’e kadar çeşitlilik gösteren konular var...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Bakmayı bildikten sonra bunların hepsini görebiliyorsun. Huxley’nin o kitabının içinde kokulu org tarifi vardır ki, muhteşem bir şeydir. Mesela Proust’un o madlen bisküviyi çayına batırması çok önemli bir adımdır. Huxley’ninki de çok önemli bir adımdır çünkü hakkaten bu kokulu org hikayesi gerçekleşti mesela. Geçen sene Guggenheim Müzesi’nde kokulu bir opera yapıldı. Sadece müzik ve koku vardı. Altı saniyelik sürelerle müziğe ve temaya eşlik eden kokular verdiler. Sadece Huxley’de değil birçok yazarda var bu konu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Koku diğer dört duyudan biraz daha farklı bir şey. Çünkü koku nefes aldığın zaman burnuna giren moleküllerin beynin tarafından işlenmesi. Bütün duyular aslında buna benzer şekilde işleniyor. Kokunun ayrıcalığı hiçbir şekilde bir yerde filtre edilmeden veya kesintiye uğramadan direkt hafıza ve duygu işleme merkezimize gidiyor. Limbik sistem yani bu. Diğer duyuların hiçbirinde böyle bir ayrıcalık yok, o yüzden direkt bir tetikleme yapıyor. Onun için zaten kokuyla ilgili dışavurumun çok mantıklı olmayabilir çünkü önce hissediyorsun sonra anlamladırıyorsun. Birden bir hoşluk sarıyor. Mesela bir fotoğrafa bakıyorsun, “Aa evet bir kır resmi var, orada bir ev var. Bu ev bizim çocukluğumuzu geçirdiğimiz eve benziyor” diyebiliyorsun. Bir kokuyu duyduğun zaman önce mutluluğu veya nefreti hissediyorsun, ondan sonra tarifini koyuyorsun.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;O zaman koku ile ilgili bir şey okuyacaksak Patrick Süskind’in “Koku”suna sıkışıp kalmamız anlamsız?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Yani bu zaten benim derdim. Kabusum. Koku ile ilgileniyorum deyince “Koku diye bir film vardı, seyrettin mi” diye sormayan çok az oluyor. Yani tabii Süskind’in “Koku”suna saplanıp kalmanın bir anlamı yok. Her şeyin içinde çıkabilir bu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YroYDcPJI/AAAAAAAAACE/dkVsj4WjYxM/s320/100115-ozan3.jpeg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;En çok hangi programların ilgi gördü?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;En çok iki programa ilgi gelmişti. Birincisi hayvan kaynaklı kokular, bunlar civet olabilir, misk olabilir, amber olabilir. Bunların hepsi şaşırtıcı ve insanlar hiç bilmediği zaman hoş gelen şeyler. Mesela amber ispermeçet balinasının kusmuğu. Bir takım kabuklu deniz hayvanlarını yiyince hazmedemiyor, hazmedemeyince bir kısmını dışkı bir kısmını kusmuk olarak suyun yüzeyine bırakıyor. Suyun yüzeyinde de iki ay, altta deniz üstte hava, gittikçe serteleşen bir kütle olarak yüzüyor. Moleküler yapısından dolayı çok farklı bir yapıya ulaşıyor. Kıyıya vuruyor, kıyıya vurduktan sonra da bir takım işlemlerden geçirilerek esans yağına dönüştürülüyor. Amber Doğu medeniyetlerinde çok kullanılan bir kokudur ama çok kullanıldığı zaman ağırdır. Çok az kullanılırsa bize temiz gökyüzü veya deniz kokusu verir. Bugün taze parfümler diye alınan şeffaf koku olarak tanımlanan Calvin Klein, One gibi parfümlerin hepsinin içinde eser miktarda vardır. Zaten bu malzemeleri çok az kullanmak zorundasındır. Çünkü konsantre kullandığın zaman kaldıramazsın, çok sert kokuları vardır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" ;font-family:Georgia, serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="display: inline !important; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" ;font-family:Georgia, serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="display: inline !important; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Miskin de doğalı üretilmiyor artık. Doğal yollardan almayı beceremiyorlar, alınırken telef oluyor hayvan. Hayvanın vücudunda bir beze bu, misk geyiği diye özel bir cinsin cinsel organı ile karnı arasındaki bir bölgeden alınıyor. Sanskritçe'de zaten testis demek. Çok fazla parfümde kullanılıyor ama artık sentetiği kullanılıyor, doğal olanına müsaade etmiyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Modern dünyada koku kurumsal kimlik olarak kullanılmaya başlandı, kurumlar ortamlarını kokulandırmaya başladı. Mesela kilise dediğimiz zaman günlük ağacı dediğimiz koku gelir akla. İslam’ın da miskle böyle bir bağlantısı var. İslam’ın kurumsal kokusu diyebileceğim bir koku. Hep varılmak istenen kutsal yer Cennet tarif edilirken zemininin misk ve safrandan oluştuğundan bahsediliyor. İlk dönemlerde camiler inşa edilirken, harcın içine misk tanecikleri karıştırılırmış ki güneş vurduğu zaman, ısı o moleküllerin çabuk havaya karışmasını sağlar, o koku ortaya çıksın ve caminin de böyle bir kokusu olsun istenirmiş. Hatta hala Diyarbakır’da İpariye Camii’nin minaresi böyledir. Ama kokusunun kaldığından emin değilim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Civet de çok ilginç bir şeydir. Bu aslında Civet kedisinin anüsünün çevresindeki bir salgı. Çok heyecanlandığı ya da korktuğu zaman salgılar. İnanılmaz kötü kokuyor. Fakat çok az kullanıldığı zaman, gerek amber olsun gerek misk olsun, hem hoş bir koku veriyor hem de üzerine koyduğun değişik maddelerin tende kalıcı olmasını sağlıyor. Buna sabitleyici deniyor. Kopi luvak denen en pahalı kahve de, bu kedinin ormanda yediği kahve çekirdeklerini dışkılamasından sonra toplanarak yapılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;İkinci çok ilgi çeken de vücut kokusuydu. Nasıl oluşuyor, ter mi kokar, aslında ter kokmaz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Bir de koku ve reklamlarla ilgili programlara çok yorum geldi. Medyada kokuya dair çok fazla şey yer almıyor. Parfüm üreticileri istemiyorlar böyle bir şey çünkü onlar büyülü bir dünya yaratıyorlar. Hiçbir parfüm reklamında bunda misk vardı sandal ağacı vardı diye görmüyorsun. Çok başka bir fantazi görüyorsun. Olmak istediğine inandırılmak istediğin şeyin resmini görüyorsun orda. Geçen hafta reklamlarla ilgili programda parfüm reklamlarının yüzde 49’unun cinsellik, yüzde 14’ünün de spor ve outdoor temaları üzerine kurulduğundan bahsettim. Bunların kokuyla değil uyandırılmak istediği duyguyla ilgisi var.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Peki amatör olarak yaptığın kokuları kullanıyor musun?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Kullanıyorum, çevreme de hediye ediyorum. Eşim kullanıyor, oğlum kullanıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Yaptığın parfümlerle ilgili nasıl tepkiler alıyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Ticari bir parfüm yaptığın zaman bu iş bir tek parfümörle bitmez, bir de değerlendirici vardır. Yani sen bir kokuyu yaparsın, birisi onu değerlendirir. O değerlendiren kişi aynı zamanda pazarlama departmanıyla ilişki içindedir, ikisinin arasındaki uzlaştırıcıdır. Pazarlamanın talepleriyle parfümörün talepleri hiçbir zaman uyuşmaz. Ama değerlendirici ince ayarlar verir parfüme ama benim öyle bir şansım yok. Ben ancak gelen tepkiler üzerine kokuları ayarlamak durumundayım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Mesela bir parfüm yaptım ve benim hoşuma gitmedim. O sırada Çin’de yaşayan bir arkadaşım neler yapıyorsun diye sormuştu ona gönderdim. O mesela bayıldığını söyledi hatta sınıfındaki öğrencileri de bayılmış. Ve bunu birkaç e-postasında daha söyledi, “Ne olur bana biraz daha gönderir misin” dedi. Mesela ben buna çok şaşırmıştım. Benim neredeyse gözden çıkardığım, benim algıma göre olmamış bir şey başkasına göre olabiliyor. Sonra burada başkalarına koklattım onlar da “Aa, ne güzel olmuş” dedi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Ticaret yapıyorsun, yıllardır çorap ticareti işindesin. Hiç koku konusunda ticaret yapmayı düşündün mü?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Şu ana kadar böyle bir düşüncem yok. Şu an bundan çok keyif alıyorum. Belki de günlük ticaret hayatımın içinde, günlük olağan yaşantımın içinde çıkış bulamadığım bir takım şeylerin çıkışını da burada rahatlayarak buluyorum. Belki bu çok klasik bir psikoloji.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Sonuçta bu seçtiğimiz işe sıkışıp kalmamanın bir örneği.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;“Seçtiğimiz iş var mı?” Bir kere bu soru çok önemli yoksa seçmek zorunda olduğumuz iş mi var? Zaten bu arayış da onun için çıkıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Fotoğraflar: Pınar İlkiz&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" font-weight: bold; font-family:Tahoma, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-7915110926132017781?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/7915110926132017781/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/01/koku-ve-fotografla-hayatn-guzellestiren.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7915110926132017781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7915110926132017781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2010/01/koku-ve-fotografla-hayatn-guzellestiren.html' title='Koku ve fotoğrafla hayatını güzelleştiren adam'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S1YpmZCuQRI/AAAAAAAAAB8/TCC2m8KLTzU/s72-c/100115-ozan1.hlarge.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-8098231854192526684</id><published>2009-12-28T14:45:00.004+02:00</published><updated>2009-12-28T14:52:13.698+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ntvmsnbc'/><title type='text'>"Komplo teorisyenleri gibi yaşıyorsun"</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzipVasTVgI/AAAAAAAAAA8/9g6c9nPzWG8/s1600-h/091224-b.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 320px; height: 174px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzipVasTVgI/AAAAAAAAAA8/9g6c9nPzWG8/s320/091224-b.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420268336947877378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Mexico City eşcinsel evliliği kabul eden ilk Latin Amerika kenti oldu... Peki ya Türkiye'deki eşcinseller için hayat nasıl akıyor? Neleri saklıyorlar, ne kadar açılıyorlar? Gey divası olarak lanse edilen şarkıcı Hande Yener'e nasıl bakıyorlar? Ve ilk kez bir eşcinsel annesinden oğluna açık mektup...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanyol şair Federico Garcia Lorca idam edildiğinde yıllardan 1936’dıydı. Eşcinsel olup olmadığı konusunda çok büyük tartışmalar olan Lorca öldürülmeden önce idam mangasından birinin “İ.ne olduğu için kıçına iki kurşun sık” dediği iddia edilir. Aradan 73 yıl geçti ama birçok yerde eşcinsel evliliklere izin verilse de eşcinselliğin algılanışı ile ilgili çok fazla şey değişmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. İstanbul’da yaşıyor. Eşcinsel ve ailesi de eşcinsel olduğunu biliyor. Hatta annesi 2006’da Lambda İstanbul Aile Grubu’nu kuranlardan. Kavramsal sanatçı olarak hayatını idame ettirmeye çalışan B. hayatının bir döneminde Lambda’nın çeşitli medya komisyonlarında çalışmış, eşcinseller, biseksüeller, travestiler ve transeksüellerle ilgili yaşanan olaylarda söz sahibi olan bir kurumun “teyze bilir”i konumundaydı da diyebiliriz. Artık bağımsız, belki dili daha sivri, belki de seçtiği kelimeler üzerinde eşcinsel olmasından kaynaklanan tek bir es’ten daha fazlası durmuyor. Hande Yener’i gey divası olarak görmüyor ve eşcinsellik karşıtı ideolojilerin kökeninde yazılı ve sözlü mirasın yattığına inanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eşcinsel olduğunu açıklamadan önce psikolojik destek aldın mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Hayır almadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nasıl karar verdin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Karar vermek diye bir şey yok zaten. Böyle bir durumda ben sana sorayım, sen heteroseksüel olduğuna nasıl karar verdin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ama benim birine söylemem gerekmiyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Senin gerekmiyor benim gerekmek zorunda bırakıldığım için bir şekilde bir isme ulaşmam ve o isim neticesinde kendime bir yafta yapıştırmam lazım ya hani, ben o süreci bambaşka geçirdim, çoğumuz aslında öyle geçiriyoruz. Cinsel arzumuzun ne olduğunu aşağı yukarı biliyoruz ama sürekli bir inkarla geçiyor. Ben 16 yaşında ilk kez eşcinsel olduğumu itiraf edebildim kendime. İtiraf etme sürecine kadar sürekli inkarla geçti çok uzun bir süre. Ama kendimi bildim bileli sürekli erkeklerden hoşlanıyordum aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki ilk kime söyledin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Çok yakın bir arkadaşım, onun da eşcinsel olduğunu tahmin ettiğim için ona açıldım. O da bana “Aramıza hoş geldin” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki aileden ilk kim öğrendi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Aileden ilk annem öğrendi, asılnda annemle babam aynı anda öğrendi. Ben kendime açıldıktan yaklaşık üç buçuk dört ay sonra annemle konuştuğumuz bir sırada, annemin de benim eşcinsel olduğumdan şüphelendiği sırada, bana sürekli arkadaşlarının kız arkadaşları oluyor, birileriyle öpüşmüşsündür niye bana söylemedin gibi soruları vardı. Bir gece uzun bir konuşma eşcinselliğe gelip orda kapandı. Ertesi gün de bir baktım annem de babam da halihazırda beni bekliyor konuşmak için. Ben böyle bir dört beş saat “Hayır”, “Yok bir şey”, “Önemli değil”, “Gidin başımdan” gibi bir sürü şey söyledikten sonra “Ben geyim” dedim, bir rahatladılar. Onlar daha farklı kötü şeyler bekliyorlarmış kafalarında, başıma bir şey geldi, tecavüze uğradı, bela aldı filan gibi. Benim eşcinsel olduğumu öğrenince bir “Oh” dediler sonra olayın devamında kendi endişeleri şüpheleri ortaya çıkmaya başladı. Ne bu şimdi, değişen bir şey mi, birinden mi etkilendi, biz mi yanlış bir şey yaptık yetiştirirken, tahmin edebileceğin dünyanın her yerindeki anne babanın aklına gelen bütün o sorular takır takır gelmeye başladı. Yardım almamız gerekiyor, biz bu konu üzerine hiçbir şey bilmiyoruz dediler. Bunun üzerine hepimiz bir terapiste taşındık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lambda nerde devreye girdi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Lambda çok sonra devreye girdi. Biz kendimiz münferit bir şekilde çıktık bu yolculuğa. Biz psikoloğa gittik. Psikolog benim dışarı çıkmamı istedi. Annemle babama bu olayın değişemeyeceğini, değişme gibi herhangi bir şeyin olmadığını, cinsel yönelim denen şeyin olgunun yani heteroseksüellikle, eşcinselliğin biseksüellikle aynı şey olduğunu, dünyanın herhangi bir yerinde kadınların erkeklerden, erkeklerin kadınlardan, erkeklerin erkeklerden, kadınların kadınlardan neden hoşlandığına dair herhangi bir verinin tıp tarafından bulunamadığını, o yüzden 1973 yılından beri hastalık olmadığını anlattı. Onlar da bu şekilde bütün endişelerini kırdılar orada. Bunun değişmez bir şey olduğunu kabul ettiler. Tabii bir buçuk sene evde o gergin hal kaldı. Zamanla ama, cidden zaman çok onarıcı bir şey, alışkanlıkla da alakalı bir şey, kafasındaki mürüvvet olgusunun kırılışı, evlenecek çocuk yapıcak, erkek çocuktan toplumsal kodlar tarafından beklenti haline sokulmuş anne babaların bekleyeceği her türlü şeyi onlar da bekliyorlardı aşağı yukarı. Modern açık fikirli bir aileydik ama eşcinselliği kabul edecek kadar yüzde 100 modern tutarlı bir aile değildik tabii. Ama onlar da, özellikle annem o arayı sürekli okuyarak kendini geliştirerek kapattı. Annemle aynı dönemde psikoloğa gittik, annem dört ay ben bir yıl kadar gittim. Çünkü çocukluk tramvalarım vardı, eşcinsel olmamdan dolayı yaşadığım abuk subuk olaylar oluşumdan ötürü çevrem dolayısıyla yaşadığım birçok olay peşisıra oluşmuş sıkıntılarım vardı. Onları atlatıp tanımlamak için bir sene kadar terapiste gitmem gerekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lambda ile olan ilişkin ne zaman başladı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Kendime açıldıktan dört sene sonra Lambda’ya gittim. O zamanki erkek arkadaşımla beraber onun ödev konusu için arşiv araştırmasını yapmaya gitmiştik. O dönem ikimiz medyada travestiler ve transeksüeller nasıl yer alıyorla ilgili bir belgesel yapıyorduk. İnternet öncesi gazeteleri taramıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzipZzXdKZI/AAAAAAAAABE/XniUsVh76nY/s1600-h/091224-b1.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 320px; height: 195px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzipZzXdKZI/AAAAAAAAABE/XniUsVh76nY/s320/091224-b1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420268412290804114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Annen ne zaman dahil oldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: 2006’nın yaz aylarıydı galiba. Radikal’de Şule Büyükçizmeci eşcinsellik ve aşk üzerine (biraz ötekileştire ötekileştire) bir yazı dizisi yapıyordu. O sırada ben Lambda medya komisyonunda görevliydim. Medya komisyonu üzerinden Şule’yle tanıştık. Gayet iyi niyetliydi, elastikiyeti mevcuttu, haber metinlerine biraz burnumuzu sokmamıza izin verdi. Nitekim yine de gazetenin başka kontrolörleri yüzünden geçmeyen kalemlerine takılan ve gerçeklikten sapan birçok veriyi de barındırıyordu. Yedi günlük bir yazı dizisi çıktı eşcinsellik üzerine, yedinci günü de ben Şule’ye teklif etmiştim. Ben annemlere açığım, bir aile üyesinin böyle bir mektubu çok cesaretlendirci olabilir, bunu böyle yayınlayalım dedim ve annem de &lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25036140/"&gt;bir mektup yazdı&lt;/a&gt;. O mektup çok yankı uyandırdı, ilk kez bir eşcinselin annesinin yazdığı bir şey pozitif bir pencereden, hem bir örgüt çatısı altından gözükmüyordu. Hem münferit, hem de tam da anlatılmak isteneni veren temiz bir yazıydı. Dayandığı yerler güzeldi, mağduriyet üzerine kurulu bir metin değildi. Bunun neticesinden annem başka bir arkadaşımın annesi ile bir araya gelip Lambda İstanbul Aile Grubu LISTAG'ı kurdu. Sonra bir transeksüel annesi de katıldı onlara, Şu anda 1.5 senedir çok faal bir şekilde çalışıyorlar. Şu an annem aktivizm yapıyor benim yerime yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Röportaj verme cesaretini nasıl gösterdin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: O delilik bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İlk röportajını adınla vermedin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: 2007’de ismimle vermeye başladım. 2007’den evvel çok zor oldu benim için, hala da değiştiriyorum ismimi. Eskisi kadar cesaretim de kalmadı. İlk açık röportajımı Sabah gazetesine vermiştim ama o sırada Ahmet Yıldız cinayeti olmuştu. Üskürdar’da çapraz ateş sonucu ailesi tarafından öldürülmüştü. O çocuğun cinayeti basında çok fazla yankı uyandırmıştı. Türkiye’de nefret cinayetleri oluyordu ve o ara ben ilk açık röportajımı verdim. Bayağı da korkmuştum tehdit alacağım diye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aldın mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Hayır almadım, hiç başıma öyle bir şey gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki röportajından sonra bir şey oldu mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Oldu tabii, eşcinsellerden oldu daha çok aslında. Benim açık olmamın yarattığı bir taktım sorunlar yaşadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Niye bir hoşnutsuzluk var açık olmaya karşı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Genel olarak Türkiye’deki vaziyet pek o kadar iç açıcı değil. Ailesine gizli olup, hatta kendisine bile gizli olanlar var. Kendisine bile eşcinselliğini, biseksüelliğini tam anlamıyla itiraf edememiş bir sürü insan var. Bilhassa biseksüelliğini diyorum çünkü yaygın bir şekilde Türkiye’de kültürel anlamda da bir sürü biseksüellik edimleri başladı halihazırda zaten var. Onun dışında kapalılık hali bir şekilde devlet ve sistem tarafından da organize ediliyor. Söylemler onun üzerine, aile onun üzerine; heteroseksüellik üzerine kurulu, biz buna heteroseksizm diyoruz. Çoğu şey heteroseksizm yüzünden. Zaten birinin işten atılma korkusu, aileden yok sayılma korkusu, çevreden atılma korkusu, sosyal ortamdan yoksun kalma korkusu üzerinden insanlar çok da fazla açılamıyor. Gizli bir şekilde ya kendileri gibi gizli partnerlerle ilişkilerini yaşıyorlar hayatlarını idame ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eşcinsellerin çoğunlukta olduğu mekanlar, barlar var...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Şöyle çalışıyor Türkiye’de mantık. Gey mekanına giden geydir, hetero mekanına giden heterodur. Halbuki biz daha evvel gey mekanları olmadan da hetero mekanlarına gidiyorduk hatta gey mekanlarına meraklı bir şekilde gelen dünya kadar heterolar da var. Bu biraz ne kadar kendinle ilişkin kuvvetli, kendini ifade etmen ne kadar kuvvetli, sen acaba halihazırda üzerine düşündüğün eşcinsellik hakkında ne kadar tutarlı yanıtlar veriyorsun. Kendine karşı ne kadar ikiyüzlüsün. Çünkü zaten eğitim sistemi, medya eşcinselliğin "tu-kaka" olduğuna dair veri veriyor. Zaten baştan kendin kendi eşcinselliğine homofobik bir şekilde büyümeye başlıyorsun. Kendin bir çatışma içerisindesin. Sürekli bunu reddederek, yok sayarak, görmeyerek yaşıyorsun. Ona yalan söyle, ailene yalan söyle, etrafına yalan söyle. Bayağı hani komplo teorisyenleri gibi yaşamaya başlıyorsun. Diyorsun ki kız arkadaşım var. Biriyle berabersin evden çıkıyorsun, annen nereye gidiyorsun diye soruyor. Kız arkadaşıma diyorsun, bir gün getir tanışalım diyor. Yok şöyle yok böyle derken kuyruklu yalanlar silsilesi. Niçin? Sosyal çevreden dışlanma korkusu. Bunun neticesinde de gece mekanları biraz daha davetkar yerler. Sabahın ışıkları gelene kadar insanların içlerinde gizli bir şekilde yaşayabileceği şekilde birkaç bir yer var İstanbul’da. Aslında 10’un üstünde mekan var, eskiden daha fazlaydı, şimdi azalmaya başladı. Şu an eşcinsellerin çok kullandığı profil sitelerine baksan belli açılardan eşcinselliğini kabul etmiş sayıca bayağı fazla oraya kadar gelebilmiş neredeyse 20 bin insan var. Ama oralarda da “Kimse bilmiyor olsun”, “Belli etmiyor olsun”, “Benim gibi gizli olsun” gibi şeyler yazıyor. Açıkça yaşamayan insanlar birbirlerini sürekli arıyor zaten. Burdaki bu kozmopolit hayatlar ortam, birbiriyle kesişmeyen hayatlar da bunu gizlice yaşamaya biraz izin verebiliyor zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir sokak röportajında cüzdanında dört yıldır Sezen Aksu’nun fotoğrafını taşıdığını söylemişsin. Şimdi sevgilinin fotoğrafı cüzdanında olsa, bunu söyler miydin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Söylerim tabii. Çok taşıdığım da oldu. Geri adım atmıyorum bu saatten sonra, bu kadar açıldıktan sonra. Temkinliyim çok, eskisi gibi deli değilim sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Vatikan’ın eski konsey üyelerinden Kardinal Javier Lozano Barragan transeksüel ve homoseksüellerin hiçbir zaman cennetin kapısından içeri giremeyeceğini söyledi...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Din mevzusunu hiç konuşmasak daha iyi. Çünkü ne diyebilirsin ki, bir takım doneler var, ben inanmıyorum hiçbirine, o kitapların hiçbirine, inanç sistemlerinin reddettiği bir şey eşcinsellik, miras sebebiyle. İdeoloji, elle tutulamayan mirasla, para gibi elle tutulabilir mirasların hepsi tabii ki de aile gibi bir ortamda yayılabilir ancak. Genel bir önyargı var eşcinseller aile kuramıyor diye. İki erkek birbirine aşık olabilir ama bir kadın da onlara çocuklarını emanet edebilir; bunlara siz bakın ben bakamıyorum diyebilir. Bizim de evlilik, evlat edinme hakkımız olsaydı bizim de ailemiz olacaktı. Ama şimdi en kolayı heteroseksüel bir aile üretmek. İdeolojiyi yaymak için en güzel en basit yöntem bu olduğu için. Dünyadaki bütün dini kurumlar, devletlerin kendi ideolojileri de eşcinselliğe karşı ideoloji üretmek zorunda. Çünkü ancak bu şekilde, bir takım karşıtlıklar oluşturarak kendi ideolojilerine inandırdıklarının da akıllarını çelebilirler. LGBT olmak biraz virus olmak gibi anaakım stratejiler içerisinde. Güya bizler kötüyüz, düşkünüz, hastayız. Bu sayede destekçi kılmak istedikleri de iyi, ahlaklı, olmaları gerektiği gibi hatta cennetlik! Vatikan zaten yüzyıllardır bunun propagandasını yapıyor, bunu da Allah ve din korkusuyla yapıyor. Ama tarih kadar eski bu mevzunun önünü her ne yaparlarsa yapsınlar kapayamıyorlar, ancak tıkayabiliyorlar. Çünkü bizler hep vardık, hala varız ve hep olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hande Yener’in Lambda ile olan ilişkisi neden, nasıl oldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Onur yürüyüşüne ünlü simaları çağırmanın avantajı var medyanın dikkatini çekmek için. Bir takım bağlantılar kuruldu Hande Yener’le. Hande geldiğinde mikrofon uzatıldı ona ve o şöyle dedi: “Biz hepimiz sizi çok seviyoruz.” Şimdi biz kim, hepimiz diye seslendiği grup kim? Ayrımcılığın kaç basamaklı olduğunu bilmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar zannediyorlar ki destekçi gibi gözükmek de yeterli. Ama aslında bir takım önyargılar çalışıyor. Biz sizi çok seviyoruz demek bir erkanı temsilen sanki oraya gelmiş gibi, temsil ettiği erkan da heteroseksüellerden ibaretmiş gibi konuşmak. O erkanın temsilcisi olarak orda biz sizi çok seviyoruz gibi bir şey söyledi. Hande’nin yaptığı bu konuşma üzerine de birçok şey yazıldı basında. Destekçi olmanın homofobik olmamak gibi bir tarafı yok. Aramızda heteroseksüeller de var, mesela travesti ve transseksüel kadınlar veyahut erkekler. Onların da karşı cinslerinden hoşlananları var. Hadi buyurun buradan yakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta Hande Yener, &lt;a href="http://madiclara.com/"&gt;Madi Clara&lt;/a&gt;’dan kendi blogunda yayınladığı  üç yazıyla ilgili tekzip istedi. Onunla ilgili üç tane güya hakaret içerikli yazısını ortadan kaldırması ve düzeltmesi için. Çok küfürlü yazıyor ama celebrity olmuş birinin buna biraz da hoşgörülü kalması gerekirken... Madi Clara, “Hande’nin kaybettiği milyarlarca parayı biz geylar mi ödeyeceğiz geyler olarak Hande’ye destek çıkıp-Hande Yener’in borçlarını biz ödemeyelim – Madonna olma hayali kısa sürdü-” diye bir yazısı var mesela, Hande’nin buna çok canının sıkıldığına eminim. Kadın biz sizi çok seviyoruz gibi bir sürü saçma sapan şey söyledi. Hande’nin o kitleye LGBTTlerin içine bir kraliçe edasıyla gelip, aslında bizleri ticari kaygılar güderek kullandığını anladık. Zaten başından beri çoğumuz bunun farkındayız. Bu ilk değil. O yürüyüşe katılmış olması, peşi sıra Madonna’mız olamadığını itiraf ettiği ve tekrar arabesk-pop yapacağına dair eskiye geri dönüyorum açıklamalarından ötürü Madi Clara’dan savcılık aracılığıyla tekzip olayına girmesi cidden çok komik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seneler önce Okan Bayülgen’in programlarından birine katılmıştı. Ona lezbiyenlikle ilgili sorular sorulunca gayet homofobik yanıtlar vermişti. Sonra özür diledi. Heteroseksüel olabilir, belki kendi eşcinselliğini saklıyor olabilir Hande. Hiçbirimiz burasıyla ilgilenmiyoruz ama vakıf olmadığı mevzularla ilgili konuştuğu zaman, bir de müziğini sevdiği için geyler ve çok gey dinleyicisi olduğu için gey divası olmuş değil. Kendi kendini böyle kılma derdine girdi o ayrı. Onu pazarlayan insanlar da böyle bir derde girmiş olabilirler ama özünde bayağı önyargılı, homofobik konuşabilen bir kadın. Bu en aşağı yürüyüşe geldiğinde yaptığı konuşmadan da ortaya çıkıyor, Madi Clara’dan tekzip istemesinden de. Kimse tekzip istemiyor artık, ünlü olmanın koşullarından biri hakkında çıkan kötü haberleri hasıraltı etmek, iyisiyle kötüsüyle kabul etmek hakkında çıkan haberleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Onur yürüyüşü sonrası Hande Yener’in eşcinsellerle bir bağlantısı oldu mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Yok hayır. Gey barda gördüm bir iki kere o kadar. Neden geldi oraya hiçbir fikrim yok. Ama arkadaşları, eşi dostu çoğu gey o yüzden gelmiş olabilir. Gey barlara kimler kimler geliyor. İki gün önce gey bardaydı diye söylesek zaten haber olur. Ünlülerin açılması lazım. İngiltere’de de böyle oldu. 1980’lerin sonunda 1990’ların başında Elton John'lar filan itiraf etti. İtiraf ettikten sonra da atamazsın satamazsın, adama "Sir" unvanını vermişsin. Geçmişten gelen bir oturmuşluk var. Başkalarının haklarına saygılı olma demokrasisi var. O hoşgörüyü kaybetti Türkiye zaten. Çok fazla cumhuriyet ailesi olayına oynamaktan. Zaten akışta giden 400 – 500 yıllık hikayelerin hepsini yok saymaktan ötürü, varolan neşriyatı ortadan kaldırmakla, 80 darbesiyle. Bunlar gibi sebeplerle her şey yurt dışından ithalmiş gibi yaşıyoruz yaşatılıyoruz zaten. Ama şöyle bir 80 yıl öncesine baksan ya da en kötü mahallenin hamamının tarihine baksan. Ya da ne bileyim kütüphaneye gidip minyatür karıştırsan bir sürü şeyler çıkacak oralardan. En kötü TRT’de izlediğin şarkıları anlamıyorsun, Osmanlıca. Artık Osmanlıca diye bir şey kalmadı. TRT bazı şarkıların erkek erkeğe yazılmış olduğunu anlıyor, sözleriyle oynamaya başlıyor. Bizim divan edebiyatımız bile çoğunlukla erkek erkeğe aşkı anlatır. Nitekim Kalkıp da varolanı reddetmek, yok saymak çok kolay tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir cemaat haliniz haliniz var. Oturduğunuz mekanlar, gittiğiniz mekanlar, yaptığınız işler, birbirinizi kollamanız. Mesela birçoğunuzun moda dergilerinde editör ya da fotoğrafçı olarak çalışması...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: Yani her gruplaşmak zorunda bırakılan grup gibi LBGTT camiası da kendi içinde muhakkak böyle bir gruplaşma haline gidiyor. Birbirimizi daha kolay anlıyoruz, ortak deneyim var, ortak mücadele alanları, benzer dertler sıkıntıları bir arada yaşadığımız için. El mahkum bir araya gelmek zorunda kaldığımız mekanlar da oluyor, zamanlar da oluyor. Gönül ister ki daha homojen bir dünya hayaliyle yaşıyoruz, düşünürsen bu sadece LBGTT’lere ait değil, Yahudi cemaati de var, Ermeni cemaati de var, Rum cemaati de var. Bu cemaatlerde de oluyor. Çünkü yaygın anlamda bir önyargı üretildiği için, herkesin yaşam alanlarına dair, yaşam haklarına dair. Söz konusu şeyler sadece sözel de değil, fiziksel şiddete kadar varan şeyler yaşanıyor. Dolayısıyla insanlar biraz kendi kendilerini geriye çekip, hemen anlayabileceği, anlaşabileceği ortamlara çekiliyor. Ama cemaatleşen bir moda sektöründen bahsetmekse söz konusu evet bir takım sektörlerde daha çok daha kolay iş bulma şansımız var. Onun dışında mühendis eşcinseller de var, tekstil mühendisliği mezunu travesti ve transeksüeller de var. Onların iş hakkı var mıydı da gidip oralarda çalışabildiler? Hayır. Çalışamadıkları için herkes belirli yerlerde bir şeyler üretmek zorunda kalıyor. Herkes mesleğini yapsa daha homojen bir hayat olabilirdi çoğu bağlamdan baktığınız zaman ama özünde aşağı yukarı hepimiz aslında insanız, birlikte yaşamaya çalışıyoruz, aynı hoşgörüyü herkesin gösterdiği bir toplumda yaşama hayaliyle yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki ya Ülker sokak?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: O bir gettolaşmaydı. Şimdilerde de gettolaşmak zorunda kaldık galiba yani eskiden direnilirdi. Aktif olarak çalışan örgütler de, ana akım LBGTT politikası yapan örgütler de istemiyorlardı gettolaşmayı çünkü kendi içinde belirli bir bölgeye maruz bırakılmak da var. Orada öyle bir hoşgörü kazanılmış dolayısıyla şehrin başka yerlerinde yaşayamama, oralara gidememe. Daha siyah beyaz bir şey gettolaşma hali. Ama şimdi sanırım daha ağırbaşlı bir şekilde Beyoğlu’nu kazanılmış bölge olarak düşünmüyor da değil birçok insan. Cigangir’i vesaire... Bunun da kendi içinde biraz da şu var, hem bilmem kaç senedir buralarda yaşamış olmanın, buranın kozmopoliti, buranın geçmişle olan ilişkileri, daha bir rahat olma hali, gece hayatının burada olma hali, o baskın ideolojinin, mahalle baskısının vesairenin olduğu yerlerden daha rahat olması ile alakalı gettolaşma. Ülker sokak da 1996 travesti ve transeksüellerin bilfiil yaşadıkları, mal mülk sahibi oldukları bir sokaktı. Bir sürü sebepten, NATO’nun geliyor olmasından, Habitat’ın olacağından, bir sürü sebepten baskın yapıldı sokağa. O sokakta yaşayan milliyetçi harekete mensup, o sokakta yaşamayan ama o sokaktan rahatsız olan başka başka gruplar ve Belediye’ye ortak iş yürüten bir sürü insan o sokağa saldırı düzenleyip orada o bir arada yaşama durumunu, gettolaşmaya müsait o durumu yerle bir ettiler. Şu an sadece mal sahibi insanlar oturuyor. Onun dışındaki herkes ya sattı ya terketti, başka yerlere kaydı, Harbiye’ye, Pangaltı’ya. Böyle bir şey var, ben emlakçı emlakçı geziyorum şu anda. Bazı emlakçılar açık açık söylüyorlar travesti istemiyoruz diye, mahalle de kendi koyuluğunu koyuyor. Ama Pangaltı’da öyle bir hoşgörü var uzun zamandır. Harbiye’den de sürülmüş bir grup transeksüel Pangaltı’na yerleşmiş durumda. Ama gün gelecek oradan da sürülecekler. Ev satmak mevzu bahisse kimse satmıyor. Ama internetteki emlak sitelerinde bakıyorum bir travesti mesela evini satıyor. Sadece travestilere ve geylere satıyorum diyor. İnadına orada devam etmek için. Bu apartamda ben çok çile çektim oturmak için, satmam da lazım mümkünse aynen benim gibi biri alsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Fotoğraflar: Pınar İlkiz)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(ntvmsnbc)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-8098231854192526684?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/8098231854192526684/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/komplo-teorisyenleri-gibi-yasyorsun.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8098231854192526684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8098231854192526684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/komplo-teorisyenleri-gibi-yasyorsun.html' title='&quot;Komplo teorisyenleri gibi yaşıyorsun&quot;'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzipVasTVgI/AAAAAAAAAA8/9g6c9nPzWG8/s72-c/091224-b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-6294763014172609096</id><published>2009-12-28T14:40:00.002+02:00</published><updated>2009-12-28T14:43:31.486+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ntvmsnbc'/><title type='text'>Hiç tanımadığınız insanlar ve tatlar...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/Szint9Y4CcI/AAAAAAAAAAs/VKKCOhRDwJY/s1600-h/07.jpeg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 320px; height: 215px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/Szint9Y4CcI/AAAAAAAAAAs/VKKCOhRDwJY/s320/07.jpeg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420266559555242434" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Buenos Aires’te Casa Felix adlı bir restoran var... Aslında orası Diego Felix ve müstakbel eşi Sanra Ritten’in evi. Casa Felix tanımadığı insanlara yemek pişirmekten büyük keyif alan Diego Felix’in eşsiz bir projesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Pazarlama okurken bir anda bunun hayatta kendisine pek bir yarar sağlamayacağına karar verdi ve üniversite eğitiminin sonuna gelmiş olmasına rağmen çantasını toplayarak 23 yaşında Latin Amerika’ya doğru yol aldı. Bu Diego Felix’in hikayesinin sadece başlangıcıydı... &lt;p class="textBodyBlack"&gt;Felix’in ailesi tam bir vejeteryandı. Felix de küçükken her çocuk gibi mutfakta ailesine yardım etmişti fakat o zamanlar bu yardımların gelecekteki mesleğini şekillendireceğinden haberi yoktu. Felix, Latin Amerika’yı ve onun değişik tatlarında uzun bir yolculuk yaptıktan sonra Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te kalmaya karar verdi. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Başkentte vejeteryan mutfak üzerine eğitim alan Felix, hem ailesinden gelen hem de Meksika, Bolivya, Costa Rica gibi ülkelerde edindiği mutfak bilgilerini birleştirerek kendi hayali peşinden gitmişti. Felix, önce Eylül 2003’te Palermo’da ailesinin yardımıyla bir ev kiralamıştı. Böylece küçük bir vejeteryan mutfak işletebilecekti. Hayatının aşkı ile orada tanışacağından da bihaberdi. Felix, öğrenci değişim programı ile Buenos Aires’e gelen, California’da basın fotoğrafçılığı okuyan ve bu aralıkta evleneceği Sanra Ritten ile de bu sırada tanışmıştı. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Şimdi ikili Buenos Aires’te haftanın üç günü değişik vejeteryan lezzetler tatmak isteyenleri evine davet ediyor. Her Perşembe, Cuma ve Cumartesi günü 110 pesoya Casa Felix, beş yemekten oluşan bir menü için rezervasyon yaptıran 12 kişiye kapılarını açıyor. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;strong&gt;"İKİMİZ TUTKULARIMIZI BİRLEŞTİRDİK"&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Ntvmsnbc’nin sorularını yanıtlayan Diego Felix, her şeyin nasıl başladığını ise şöyle anlatıyor: “Casa Felix beş yıl önce başlayan bir proje. Değişim programı ile Buenos Aires’e gelen eşim Sanra Ritten’i tanıdığımda evimde küçük bir vejeteryan restoran işletiyordum. O yılın sonunda, Sanra’nın eğitimini bitirmesi için birlikte Amerika’ya gittik. Ben yapmak istediğim aşçılık şekli üzerine eğitim almaya devam ettim. Sanra’nın eğitimi bittiğinde ise Buenos Aires’e dönerek kendi projemizi geliştirmeye karar verdik. İkimiz de tutkularımızı birleştirmek istiyorduk: yemek pişirmek, basın fotoğrafçılığı ve yolculuk. Böylelikle Güney Amerika’ya yaptığımız küçük yolculuklardan neler öğrendiğimizi insanlara göstermek için onlara evimizin kapılarını açmaya karar verdik. Casa Felix şu anda üç yıldır hizmet veriyor.” &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Altı yıldır Ritten ile birlikte olan ve bu Aralık ayında onunla evlenecek olan Felix, aslında mutfağına yeni tatlar katmaya da hiçbir zaman ara vermemiş. Mutfak dışında ne iş yaptığını sorduğumuz Felix “Evimizin arka tarafındaki organik bahçeyi düzenli tutmak için çok çalışıyoruz. Bunun dışında bölgedeki gazeteler için haber yapıyoruz ve bir tarif kitabı üzerinde çalışıyoruz. Casa Felix’i en iyi halinde tutmak için ayrıca çok çaba sarfediyoruz” cevabını veriyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/Szinz_1PTmI/AAAAAAAAAA0/Ua6qe-Y-QlE/s1600-h/02.jpeg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 320px; height: 214px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/Szinz_1PTmI/AAAAAAAAAA0/Ua6qe-Y-QlE/s320/02.jpeg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420266663290293858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;strong&gt;"BEN KEŞFETMEYİ DAHA ÇOK SEVİYORUM"&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Türkiye’deki “Yemekteyiz” yarışma programından bahsedip, orada böyle bir formatın olup olmadığını sorduğumuzda ise Felix’in cevabı gayet kısa ve net oluyor: “Bizim yaklaşımımız diğer yönden, beni aşçıların çekişmesi ilgilendiriyor. Ben keşfetmeyi daha çok seviyorum.” &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Bu kadar insana yemek pişirip bu kadar yeni insanla tanışınca da Casa Felix’ten güzel ve uzun muhabbetler de eksik olmuyor. Ayrıca restoranın bir evde olmasının da etkisiyle daha sıcak bir ortam yakalanabiliyor. Felix o uzun geceleri ise şöyle anlatıyor: “Bazen yemeklerden sonra başka restoranlarda çalışan aşçı arkadaşlarım geliyor ve yeniden donattığımız şarap ve gitar eşliğinde bir masada şafak sökene kadar oturuyoruz. Bazen çıkıp bir bara eğlenmeye gidiyoruz ve bir anda spontane bir şekilde bayram havasına bürünüyoruz.” &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Evinin kapılarını hiç tanımadığı insanlara açan Felix, Kuzey Amerika’ya giderek orada da hünerlerini sergilemiş. Felix bu yolculuğun hikayesini ise ntvmsnbc'ye şöyle anlattı: "Bu mutfak turu fikri Buenos Aires’te bir gün yemek yerken aklımıza geldi. Casa Felix’i New York’ta yapmaya davet ettiler. Bu kulağa çok iyi bir fikir gibi geldi. Biz de bunu değerlendirdik. Şimdi de dört aylığına Kanada ve Amerika’ya gidiyoruz, Casa Felix’i yolculuğa çıkarıyoruz. Bunu arkadaşlarımızın evinde ama daha önce tanımadığımız insanlara yapmaya karar verdik, çünkü bizi evimizde hissetirecekler. Bunun dışında birkaç şarap barında da yemek verdik, hatta New York City’de bir yeraltı yeme kulübü ile de ortaklaşa çalışmamız oldu.” &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;strong&gt;"NEREYE DAVET EDERLERSE ORADA YEMEK YAPIYORUZ"&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Felix şu anda projelerinin çok enteresan bir noktaya geldiğini söylüyor: “Bu tur bize birçok kapı açtı, dünyanın birçok noktasından orada yemek pişirmemiz için teklif alıyoruz. Casa Felix, eşi benzeri olmayan bir proje, yemekleri olduğumuz yerde yapıyoruz. Bizi nereye davet ederlerse orada yemek yapıyoruz, anahtarla kapıdan giriyoruz ve bıçaklarımızla çıkıyoruz. Davet edildiğimiz her yere Güney Amerika’nın tadını götürüyoruz.” &lt;/p&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(ntvmsnbc)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-6294763014172609096?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/6294763014172609096/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/hic-tanmadgnz-insanlar-ve-tatlar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/6294763014172609096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/6294763014172609096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/hic-tanmadgnz-insanlar-ve-tatlar.html' title='Hiç tanımadığınız insanlar ve tatlar...'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/Szint9Y4CcI/AAAAAAAAAAs/VKKCOhRDwJY/s72-c/07.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-5436530242699598106</id><published>2009-12-28T14:33:00.004+02:00</published><updated>2009-12-28T14:39:41.870+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ntvmsnbc'/><title type='text'>Çiğdem Anad'dan 10 kadın tahlili</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzimhcarKQI/AAAAAAAAAAk/6Y0sXm4wZoc/s1600-h/091216-anad+ve+kad%C4%B1nlar.hlarge.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 413px; height: 153px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzimhcarKQI/AAAAAAAAAAk/6Y0sXm4wZoc/s320/091216-anad+ve+kad%C4%B1nlar.hlarge.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420265245034359042" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Güzide Aysun'a benzemez... Nazlı ile Günseli saçlarıyla daha çok konuşulur... Gönül Yazar ani çıkışlarıyla şaşırtacak, Funda bombaları patlatacak... Oya'yla Bahar da iyi anlaşacak... Hülya Hoca'dan biraz tırsılıyor."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="WCCol w300 fR clrR"&gt;&lt;div pcid="0" style="padding-bottom: 20px;"&gt;&lt;script&gt;getCSS("3053751")&lt;/script&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div class="textTimestamp"&gt;&lt;script&gt;document.write("&lt;a href="'&amp;#109;&amp;#97;&amp;#105;&amp;#108;&amp;#116;&amp;#111;:"&gt;");&lt;/script&gt;&lt;script language="javascript"&gt;function UpdateTimeStamp(pdt) { 			var n = document.getElementById("udtD"); 			if(pdt != '' &amp;&amp; n &amp;&amp; window.DateTime) { 				var dt = new DateTime(); 				pdt = dt.T2D(pdt); 				n.innerHTML = dt.D2S(pdt,((''.toLowerCase()=='false')?false:true)); 			} 		}&lt;/script&gt;Geçen hafta ilk bölümü yayınlanan 10 Kadın programı görünen o ki adından çok söz ettirecek. Programın moderatörü Çiğdem Anad'la çiçeği burnunda programı ve konuklarını konuştuk.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;10 Kadın fikrinin çıkış noktası nedir? Neden 10 kadın? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Kadınların her alanda ve her yerde daha çok konuşması gerektiğini düşünüyoruz. İki saatlik bir programa en çok ne kadar kadın sığdırabiliriz diye hesap ettik, sonuç 10 çıktı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;İlk program nasıl geçti? Daha doğrusu beklediğiniz ya da hedeflediğiniz program formatını yakalayabildiniz mi? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;İlk program ısınma turu olmasına rağmen herkes birbiriyle kolay kaynaştı. Beklediğimin aksine gerilimsiz geçti. Format ilk programdan oturdu. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;Farklı kulvarlardan gelen kadınlar arasındaki sinerji nasıldı? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Sinerji, enerji yüksekti. Bence ikinci programdan itibaren enerji patlayacak. İlk programda kırmızı saçlarıyla Nazlı Eray, mavi saçıyla Günseli Kato çok dikkat çekti. İsimlerinden çok saç renkleriyle anılabilirler.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Sosyolog Hülya Tanrıöver sadece üniversitede değil, programda da hocalık yapıyor. Herkesin hocadan biraz tırstığını biliriz zaten. Güzide Duran’ın ne söylerse söylesin öncelikle güzelliğiyle öne çıkacağı belli. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Oya Başar ekibi tarttı, kimlerden pas alabileceğini ölçtü, şakaları peş peşe gelecek sanırım. Funda Özkalyoncu’nun her konuda patlatacağı bombaları önceden depolayacağını sezdim. Gönül Yazar’ın ani çıkışları olacak, mevzuyu bizi şaşırtacak başka sulara akıtabileceği belli. Diğer iki konuk değişecek zaten. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Bütün kadınlar öncelikle kıyafeti, makyajı önemsiyor. Hepsi çok atak, konuşkan. Günseli ile Funda yakın arkadaş olurlar. Ben hepsiyle arkadaş olurum. Oya ile Bahar Korçan birbirlerini çok sevdiler. İlk programdan sonra viski seven sevmeyen de viski istedi, hep beraber içtik. Öpüşerek haftaya görüşmek üzere vedalaştık. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;Bu kadar kalabalık bir program yapmanın zorlukları ve kolaylıkları ne? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Egosunu kontrol edebilen insanlarla program yapmak zor değil. Programdaki hiçbir kadının kendini ispat etmeye ihtiyacı yok, bu nedenle ben hiç zorlanmadım. Makyaj ve kuaför organizasyonu ise zor. Bütün kadınların bir ağızdan konuşma, hep beraber lafa atlama ihtimalleri yüksek tabii ama bunu dengelemek için de ben varım zaten. Programda yer alan bütün kadınların konuları ateşleme potansiyeli var. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;Kadroda belirleyici etken ne oldu? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Kadınları seçerken farklı meslek gruplarından olmalarına, yaşam tecrübelerinin bol olmasına, ilgi alanlarının geniş olmasına, ekip çalışmasına yatkın olmalarına, farklı görüşlere tahammüllü olmalarına, ekranda rahat konuşabilmelerine dikkat ettik.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;İlk programda “birlikte duramaz inanışına inat NTV’de bir araya gelen” kadınların uzun süre birlikte olup olamayacağına dair ne hissettiniz? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Bana kalırsa bu program en az üç yıl devam eder. Kadınların bu dayanışmasıyla, erkekler tükenene kadar program sürer. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;10 Kadın’ın Haydi Gel Bizimle Ol ile organik bir bağı olduğunu söyleyebilir miyiz? Mesela Aysun Kayacı’nın yerine Güzide Duran geldi diyebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;10 Kadın, Haydi Gel Bizimle Ol programındaki arkadaşlara benzemiyor. Aysun’la Güzide de benzemiyor. Hepsi çok farklı karakter. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;Seçilen konukların gündemle bağlantılı olması konuk seçiminde öncelikli bir belirleyici mi? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Her programda iki yeni kadın bizimle beraber olacak. Bu isimlerin gündemle bağlantılı olmasını tercih ediyoruz. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;10 Kadın’la birlikte bir kadın hareketi de başlıyor... Bu kadın hareketinden ne anlamalıyız? Erkeklerin gözü korkmalı mı? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;Kadın hareketi denilince siyasi bir anlam yüklemiş oluyorsunuz aslında. Bu siyasi bir program değil. Ama dolaylı olarak her şey siyasidir ve siyasetle bağlantılıdır anlayışına sahipseniz, evet bu bir kadın programıdır ve gündemdeki konuları, kadını, erkeği, erkek-kadın ilişkilerini tartışır. Doğrudan siyasi bir mesajı yoktur ama dolaylı mesajları varsa, seyirci kendi çıkarsamasını yapar diyebiliriz. &lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span id="byLine"&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;strong&gt;Haydi Gel Bizimle Ol programında erkekler dört kadının karşısına çıkmaya çekinirken, burada sayı daha fazla. Erkek konuk bulmakta zorlanacağınızı düşünüyor musunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;Kadınları seven erkekler bu programa gelirler. Gelmeyen erkeklere korkak diyeceğim. Erkek konuk seçiminde yaptığı işle öne çıkan ya da adından söz ettiren ya da farklı fikirleriyle gündemde olan erkeği seçmeye çalışıyoruz. Tabii 10 kadının sorularına, yorumlarına karşı hoşgörü gösterecek erkeğin zor bulunduğunu da biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="textBodyBlack"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(ntvmsnbc)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-5436530242699598106?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/5436530242699598106/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/cigdem-anaddan-10-kadn-tahlili.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5436530242699598106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5436530242699598106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/cigdem-anaddan-10-kadn-tahlili.html' title='Çiğdem Anad&apos;dan 10 kadın tahlili'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzimhcarKQI/AAAAAAAAAAk/6Y0sXm4wZoc/s72-c/091216-anad+ve+kad%C4%B1nlar.hlarge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-7498556012872437775</id><published>2009-12-28T14:26:00.002+02:00</published><updated>2009-12-28T14:32:22.073+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güncel Hukuk'/><title type='text'>Pelikülde 12 Eylül</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzilNQtFZOI/AAAAAAAAAAU/Sf937VwAEiI/s1600-h/imperiaflex_0_0_0.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 320px; height: 214px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzilNQtFZOI/AAAAAAAAAAU/Sf937VwAEiI/s320/imperiaflex_0_0_0.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420263798781338850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yönetmenleri film yapmaya iten duygu genel olarak bir dertleri olmasıdır. Ya diğer insanların dikkatini çekmek istediği bir şey ya da sadece kendisi ile ilgili paylaşmak istediği bir şey vardır. Bazen de bir toplumun ortak bilincini oluşturmuş göz ardı edilemeyecek olayları kendi üslubu ile anlatmak ister yönetmen. Her şekilde eğer bir belgesel izlemiyorsak -ki belgesellerde de bir bakış açısı mevcuttur- bize sunulan en nihayetinde bir bakış açısıdır.  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Toplumsal bilincin derinlerine inersek Türkiye'de yaşayanların ya konuşmayı pek sevmediği ya da o dönemde yaşadıklarından ötürü -tabir biraz ağır kaçsa da- ''korkulan'' bir dönem vardır; 12 Eylül dönemi. Günümüz gençliği bu dönemi yaşamamış olsa bile kendisine -öyle ya da böyle- kılavuzluk edebilecek materyaller mevcut. Bunların içinde tüketimi en kolay olanı da hepimizin bildiği üzere sinemadır. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben 12 Eylül'e sinema seyircisi koltuğundan bakacağım. Darbe aynı zamanda sinemaya da gelmişti ama ilerleyen yıllarda Türk sineması bunun olumlu meyveleri ile karşılaştı.&lt;/span&gt;Geçtiğimiz ay gösterime giren Ömer Uğur'un ''Eve Dönüş'' adlı filmi, 12 Eylül ile ilgili çekilmiş bir film. Türk sinema tarihinde kendisinden önce çekilmiş birçok filmden farkı, bana kalırsa, bu sefer karşımızda ateşli sloganlar atan, düzende bir şeylerin ters gittiğini düşünen veyahut geceleri duvarlara yazı yazan insanlardan ziyade kendi halinde yaşayan bir insan. Hatta filmde bulduğu her fırsatta bu işlerle alakası olmadığını belirten ve alakası olan insanlara dair de pek sempati beslemeyen bir karakter ile karşılaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;div style="font-weight: bold;" class="articletheme"&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;&lt;br /&gt;Bana kalırsa bu film 12 Eylül'ün sadece ilgililerin değil, aynı zamanda ilgisiz olanların da nasıl başını yaktığını anlatmak isteyen bir film. Sinemasal zevk açısından ne kadar doyurucu olduğu ise başka bir tartışma konusu ama en azından seyircinin herhangi bir 12 Eylül filmi ile kendini bağdaştırmak için o dönemi çok aktif geçirmesi gerekmediği savını destekliyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Peki ya öncesi? Ömer Uğur bu filmi çekmeden önce de birçok 12 Eylül filmi görmüştük. ''12 Eylül Filmi'' denildiği zaman ne anlıyorduk peki? Gördüğümüz görüntüler bire bir 12 Eylül ile mi bağdaşmalıydı? Çatışma sahneleri, işkence sahneleri? Ya da 12 Eylül döneminde geçen bir hikâye ve bunun psikolojik yansımaları mıydı? &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Ben şahsen ikisini de bu kategoriye koyuyorum. Bir olayı sadece kendi varlığı ile ele almaktan ziyade yansımalarını da dâhil ederek daha güçlü bir anlatıma sahip olmak mümkündü ve hatta şiddet unsurlarını göstermeden ama seyirciyi bir şekilde bundan haberdar ederek olayları anlatmak da aynı etkiyi sağlayabilirdi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Son dönem filmlerden Çağan Irmak'ın ''Babam ve Oğlum'' filmini ele alırsak eğer; önce 12 Eylül'ün sabahında doğum yapan bir anneyi ve daha sonra çocuğun büyümüş, 5 - 6 yaşına gelmiş halini görüyorduk. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: normal;"&gt;İlerlemeden önce belirtmek isterim ki Çağan Irmak her seferinde filminin bir 12 Eylül filmi olmadığını belirtiyordu. İnsanlar kendilerine sunulan materyalleri nasıl görmek isterlerse öyle yorumlarlar ve ben ise, yönetmenin aksini söylemesine rağmen seyircilerin bu filmi bir 12 Eylül filmi olarak adlandırmasını da edinilmiş toplumsal bilince bağlıyorum. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Filme dönecek olursak eğer, arada geçen yılları görmüyoruz, 12 Eylül'e dair işkenceler, çatışmalar kadrajın dışında kalıyor, filmin başında işkenceye dair sahneler görüyoruz ama 12 Eylül travmasının etkileri bu kadraj dışı görüntüler kadar etkili oluyor seyirci üzerinde, ya da olmuyor. Bu noktada devreye sinemasal zevk giriyor.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Daha da geriye gidip Beyazperde adlı sinema dergisinin ''12 Eylül Filmleri'' dosyasını kılavuz alarak devam edersek karşımıza biraz daha değişik bir tablo çıkar. Aslında değişikten ziyade farklı görüşler demek daha doğru olur. Bu dosyanın ne zaman hazırlandığından emin değilim ama içindeki filmler bununla ilgili bir fikir verebilir sanırım. Bu dosya ekine giriş yazısı yazanlardan birisi olan Murat Belge, dönemin filmlerinin 12 Eylül'ün izlerini taşıdığı konusunda hemfikirdi ama yine de henüz 12 Eylül filmi çekilmediğini düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki hala bir 12 Eylül filmi çekilmemiştir, 12 Eylül filminin kriterinin ne olduğuna dair hem fikir olamayacak bir yapıya sahip olduğumuz da göz ardı edilmemeli. Yaşanmış ama üzerine konuşmanın bu kadar tabu olduğu bir konu hakkındaki bu kadar az bilginin aydınlatıcı olması da beklenemezdi sanırım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Erden Kıral'ın ''Av Zamanı'', Tunç Başaran'ın ''Uçurtmayı Vurmasınlar'', Yavuz Özkan'ın ''Yağmur Kaçakları'', Mesut Uçakan'ın ''Öç'', Sinan Çetin'in ''Prenses'', Mehmed Ün'ün ''Bütün Kapılar Kapalıydı'', Zülfü Livaneli'nin ''Sis'', Ali Özgentürk'ün ''Su Da Yanar'', Melih Gülgen'in ''Kimlik'' ve Ziya Öztan'ın ''Baharın Bittiği Yer'' adlı filmleri bu dosyanın yer verdiği filmler. Bunların Zeki Ökten'in ''Ses'' ve Ümit Efekan'ın ''Darbe'' adlı filmlerinin de adı geçmekte. Yönetmenlere kendi filmlerinin 12 Eylül ile ilişkileri sorulmuş. Mesela Ali Özgentürk'ün Su da Yanar'a gelince: Bana kalırsa bu filmin 12 Eylül'den çok, 14 Temmuz Fransız Devrimi'yle ilgisi vardır (hadi şimdi biraz düşünün). Kısacası, Türkiye gibi bir ülkede ben kendi 8½'umu çektim. Anlasalar da, anlamasalar da…'' şeklinde cevap vermiş. Bunun yanında ''Kimlik'' filminin yönetmeni Melih Ülgen'in anlattıkları ise şöyle; ''Kimlik, yapımcısı olmasına karşın Mahmut Tezcan'ın muhalefeti yüzünden hak ettiği yere gelemedi. Mahmut Tezcan sete gelip ''Komünist film çekmeyin'' diye baskı yapıyordu. Başka bir yapımcı olsaydı ''Kimlik'' bugün bilinen, üzerinde konuşulan bir film olurdu.''&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Bu filmlerin dışında aklımıza ilk gelen filmler ''Bir Sonbahar Hikâyesi'', ''Bekle Dedim Gölgeye'', ''Eylül Fırtınası'' oluyor. Filmlerin başkahramanları da değişiklik gösteriyordu. Mesela ''Bir Sonbahar Hikâyesi'' adlı filmde Zuhal Olcay olan bitene dayanamayan bir öğretim görevlisini canlandırırken, ''Bekle Dedim Gölgeye'' filminde ise düzeni değiştirmeye çalışan insanlarla karşılaşmaktayız. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Genel olarak bir huzursuzluk içeren bu filmlerin hepsine baktığımız zaman gerçeği ne kadar yansıttığına mı yoksa seyirciye verdikleri sinemasal doyuma mı bakmamız gerektiği konusunda hala değişik fikirler mevcut.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Bir 12 Eylül filmi sinemasal açıdan çok başarılı olup gerçeklik açısından sınıfta kalabilir mi? Bence kalabilir, ama bu yine de onun değerinden bir şey azaltmaz. Bütün bu savı çürüten bir tek şey vardır ki bana kalırsa o da ''belgesel'' türü adı altında çekilen filmler, materyaller. O zaman filmi masaya yatırıp bir gerçeklik tartışması yapabiliriz. Her filmde dönemi yansıtma konusunda, yönetmen kendi gözünden olan biteni yansıtmaktadır bu da bir filmi diğerinden farklı kılan öğedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;İlerleyen zamanlarda daha başka 12 Eylül filmleri çekilir mi bilmiyorum, en son izlediğimiz ''Eve Dönüş''ün senaryosunun bundan dokuz yıl önce yazıldığını okumuştum, ondan daha yakın geleceğe baktığımızda ''Babam ve Oğlum'' ile karşılaşıyoruz. 12 Eylül ile ilgili olarak bilinçlerin soğumaya mı bırakılacağını yoksa konu ile ilgili başka bir filmin çekilip çekilmeyeceğini zaman gösterecek.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Güncel Hukuk Dergisi)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;!-- END LEAD SENTENCE --&gt;                           &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-7498556012872437775?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/7498556012872437775/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/pelikulde-12-eylul.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7498556012872437775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7498556012872437775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/12/pelikulde-12-eylul.html' title='Pelikülde 12 Eylül'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/SzilNQtFZOI/AAAAAAAAAAU/Sf937VwAEiI/s72-c/imperiaflex_0_0_0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-6192960748308659342</id><published>2009-09-23T19:34:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:21:50.995+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Denize Karşı İzlanda Rüzgarı</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SrpOqPasZlI/AAAAAAAACeM/47c5eSYX1zQ/s1600-h/Emiliana+Torrini.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 257px; height: 322px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SrpOqPasZlI/AAAAAAAACeM/47c5eSYX1zQ/s400/Emiliana+Torrini.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384702792074815058" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;16. Ulu&lt;/b&gt;&lt;b&gt;sla&lt;/b&gt;&lt;b&gt;rarası İstanbul Caz Festivali’nde bu akşam Emiliana Torrini 21.00’da İstanbul Modern’de, Marc Sinan da Nardis Jazz Club’da 22.30’da sahne alıyor&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bazı şarkılar yeniden yorumlanmış halleriyle daha güzeldir. Hatta o kadar güzeldir ki orijinalini dinlediğinizde aklınız yine de yeniden yorumlanmış halinde kalır. Benim Emiliana Torrini maceram da böyle başladı. Adının çekiciliğine kapılıp, I Hope I Don’t Fall In Love With You şarkısı dinlemiştim ve şarkıyı söyleyen kadının sesine hayran kalmıştım. Benim dinlediğim şarkıyı Emiliana Torrini söylüyordu. Benim için yıllarca bu şarkıyı o söylemişti. Ta ki bir gün şarkının aslında Tom Waits’e ait olduğunu öğrenene kadar. Şarkıyı bir de sahibinden dinledim, olmadı. Benim için o şarkıyı hâlâ o narin sesli kadın söylüyordu. Sonrasında biraz araştırınca aslında “Paraya ihtiyacımız yok çünkü genciz, yüzümdeki bütün makyajla sabaha kadar uyanık kalalım” gibi sözlerine pür neşe eşlik ettiğimiz Unemployed In Summertime şarkısının da ona ait olduğunu öğrenmiştim. Hatta bu şarkının aslında Torrini’nin çıktığı turneler sırasında görüp aşık olduğu ve yaşamaya karar verdiği Londra’ya ithafen yazılmış bir havası da vardır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Zaten Torrini, çıkışını bu şarkının da içinde olduğu 1991’de piyasaya çıkan Love In The Time of Science albümü ile yapmıştı. O zamandan bu zamana Torrini’nin adını hiç duymayanlar ise İzlandalı şarkıcı ile Peter Jackson’ın yönettiği 2002 yapımı Yüzüklerin Efendisi: İki Kule filminin bitiş jeneriğindeki “Gollum’s Song” şarkısıyla tanıştı. 1977 doğumlu şarkıcı, müzik kariyerine yedi yaşında bir soprano olarak başlamıştı. Sopranoluk hayatı ise 17 yaşında bir müzik yarışmasına katılıp I Will Survive şarkısını söyleyene kadar devam etti. Bir dönem babasının İzlanda’daki dükkânında garsonluk bile yapmış olan Torrini, kariyeri boyunca Buffy The Vamire Slayer, Grey’s Anatomy ve One Tree Hill gibi dizilere de şarkı yaptı. Torrini, Kylie Minogue ve GusGus gibi isimlerle de birlikte çalıştı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;2005’te Fisherman’s Woman albümünü çıkaran Torrini, son albümü Me and Armini’yi ise 2008’de yayınladı. Torrini’nin müziğindeki değişimi ise albümlerdeki farklı tarzları ile özetleyebiliriz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-6192960748308659342?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/6192960748308659342/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/denize-kars-izlanda-ruzgar_23.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/6192960748308659342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/6192960748308659342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/denize-kars-izlanda-ruzgar_23.html' title='Denize Karşı İzlanda Rüzgarı'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SrpOqPasZlI/AAAAAAAACeM/47c5eSYX1zQ/s72-c/Emiliana+Torrini.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-2925724213910512096</id><published>2009-09-21T19:27:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:22:05.557+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Gardel'in Gölgesinde bir Tango Aşığı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Srep4jR0RpI/AAAAAAAACd0/jc5dI6sU1Ok/s1600-h/Andahazi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 231px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Srep4jR0RpI/AAAAAAAACd0/jc5dI6sU1Ok/s400/Andahazi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383958668552455826" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Siz hiç bir müzikali okudunuz mu? Can Yayınları'ndan çıkan ve Federico Andahazi'nin yazdığı Gölgedeki Gezgin size bu fırsatı veriyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;İspanyolca aslından Saliha Nilüfer'in çevirdiği kitap Buenos Aires'te efsane olan Juan Molina'yı anlatıyor ama aynı zamanda biraz tango dendiğinde ilk akla gelen isim olan Carlos Gardel'den, biraz da bu ikiliyi bir araya getiren, masmavi gözleri ile erkeklerin yüreğini hoplatan Ivonne'dan bahsediyor.&lt;br /&gt;Aslında Molina tersanede bir şoför, Royal Pigalle'de bir güreşçi ve Carlos Gardel'in şoförüydü ama en çok da ağzını bile açmadan fahişelik yapan Ivonne'a dünya güzeli tangolar söyleyen adamdı. Nasıl ki tango kelimesinin yanına Carlos Gardel'in adı konuyorsa, Juan Molina'nın ne kadar iyi bir tango şarkıcısı olduğu dile getirildiğinde de her zaman "Gardel'den sonra" cümleciği ekleniyordu. Gardel'in gölgesinde kalan bir isim olarak anılan Molina da kendi şöhretini sürdürebildiği, bir kral gibi karşılandığı bir yere sahipti aslında, sadece müdavimleri istese de değişemiyordu o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Molina her ne olursa olsun şarkı söylemişti. En zor anında da en mutlu anında da onu ayakta tutan şarkı söylemek olmuştu. Kitapta birçok sahne Molina'nın sesini duyunca bir müzikalden fırlamışçasına bir anda işini gücünü bırakıp tango yapmaya başlayan insanların tasviriyle süsleniyor. Bir yanda Molina'nın kelimelerle tarif edilemeyecek kadar âşık olduğu tangonun ötesinde bir aşkla sevdiği Ivonne... İspanyolca'yı Gardel'in "Volver" şarkısı ile öğrenmiş Ivonne... Bir yanda da sonuna kadar sadık kalacağına söz verdiği Carlos Gardel. Eksenini Molina üzerinden çizse de Gardel hakkında da birçok şey anlatan kitapta aşk ve verilen sözlerden dönmemek pahasına yeniden şekillenen hayatlar karşılıyor okuyucuyu.&lt;br /&gt;2004'te yazılan Gölgedeki Gezgin, Buenos Aires doğumlu yazarın Türkçe'de yayımlanan dördüncü kitabı. Daha öncesinde yazarın Güncel Yayınları'ndan Anatomist ve İksir, İş Bankası Yayınları'ndan ise Prens adlı bir kitabı yayımlanmıştı. Andahazi bugüne kadar sekiz kitap yazdı ve içlerinden birisi hepsinden ayrı bir yerde duruyor; Anatomist.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SreqXSgNT_I/AAAAAAAACd8/QXln2broXzE/s1600-h/n26398.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 209px; height: 305px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SreqXSgNT_I/AAAAAAAACd8/QXln2broXzE/s400/n26398.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383959196625358834" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aslında psikanaliz eğitimi almış olan Andahazi 16. yüzyılda yaşamış bir anatomi uzmanı ile ilgili bir roman yazdı. Bazıları bu kitabı yazar için bazıları da yarattığı skandallar yüzünden merak edip okudu. Kitap cesetleri incelerken klitorisin işleyişi ile ilgilenmeye başlayan ve ardından da bu araştırmasını Venedikli fahişelerle yatakta sürdüren anatomi uzmanını anlatıyordu. Konusu itibariyle toplumun değerlerini taşımamakla suçlanması skandallar silsilesinin başlangıcıydı. Bu skandallardanr sonra ise yazarın ismi edebiyat çevrelerinde sıkça anılmaya başlandı.&lt;br /&gt;Anatomist, Fortabat Vakfı'nın verdiği Arjantin'den çıkan ilk en iyi roman ödülünü almıştı. Ama sponsor olan zengin iş kadını Amalia Lacroze de Fortabat ödül törenini iptal ederek, yazara ödülü vermekten vazgeçmişti. Eserin insan ruhunun en yüce değerlerini yükseltmediğine karar verilmişti ve bu yüzden yazar, Amalia Lacroze de Fortabat, Maria Angelica Bosco, Raul H. Castagnino, Jose Maria Castiñeira de God, Maria Granata ve Eduardo Gudiño Kieffer'den oluşan jürinin kararını kabul etmemişti. Bu yeni karar ise ifade özgürlüğü üzerine bir tartışmaya yol açmıştı. Ama yine de zengin iş kadını ödülü olmasa da 15 bin dolarlık nakit ödülü Andahazi'ye istemeye istemeye vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-2925724213910512096?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/2925724213910512096/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/gardel-golgesinde-bir-tango-asg.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2925724213910512096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2925724213910512096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/gardel-golgesinde-bir-tango-asg.html' title='Gardel&amp;#39;in Gölgesinde bir Tango Aşığı'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Srep4jR0RpI/AAAAAAAACd0/jc5dI6sU1Ok/s72-c/Andahazi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-6564718780716677424</id><published>2009-09-21T19:19:00.003+03:00</published><updated>2009-12-28T14:22:18.058+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>İnternet Günlükleriniz Ödülsüz Kalmasın</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SrenynR4_jI/AAAAAAAACds/bO3F_HzXaEI/s1600-h/images.jpeg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 95px; height: 119px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SrenynR4_jI/AAAAAAAACds/bO3F_HzXaEI/s400/images.jpeg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383956367524036146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eray Endeş’in kurduğu Türkiye’nin ilk ve tek blog reklam şebekesi olan Bloglama tarafından organize edilen “Blog Ödülleri 2008” son yıllarda Türkiye’de de birçok kullanıcısı olan internet günlüklerine yani namı diğer bloglara her yıl geleneksel olarak çeşitli kategorilerde ödül dağıtmayı amaçlıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;KATAGORİYE GÖRE OYLA &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Oylamanın internet kullanıcıları tarafından gerçekleştirileceği yarışmanın kategorileri eğlence, haber-gündem, hobi, iş dünyası, kişisel, komünite/topluluk, kültür sanat, reklam/pazarlama, spor ve teknolojiden oluşuyor. &lt;a href="http://2008.blogodulleri.com/"&gt;http://2008.blogodulleri.com/&lt;/a&gt; adresine giderek kayıt olduktan sonra hemen oylamaya geçebiliyorsunuz. 5 mayısta sona erecek oylamada, kullandığınız oyların aktif hale gelmesi için de tek yapmanız gereken mail adresinize gelen linke tıklamak. Sonuçlar ise 10 mayısta Galatasaray Üniversitesi’nde saat 20.00’de düzenlenecek bir törenle açıklanacak. Tören öncesinde saat 16.00’da çeşitli blogger’ların konuşma yapacağı Blog Konferansı da düzenlenecek. Konferanstaki konuşmaların başlıkları ise şöyle: “Çok ünlüydü, blog yazmayı neden bıraktı? / Komünite blogları nasıl oluşur? / Bloglarla pazarlama / Kişisel başarı öyküleri”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;İNTERNET SEKTÖRÜ İLERLESİN&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Türkiye’deki blogların hem içerik hem de teknik açıdan  gelişmesine yardımcı olmak adına düzenlenen Blog Ödülleri aynı zamanda internet sektörünün de ilerlemesini amaçlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-6564718780716677424?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/6564718780716677424/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/internet-gunlukleriniz-odulsuz-kalmasn_21.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/6564718780716677424'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/6564718780716677424'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/internet-gunlukleriniz-odulsuz-kalmasn_21.html' title='İnternet Günlükleriniz Ödülsüz Kalmasın'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SrenynR4_jI/AAAAAAAACds/bO3F_HzXaEI/s72-c/images.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-275716088441619487</id><published>2009-09-21T19:09:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:22:28.876+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Yaşamış, Yorgun ve 30’larında Hisseden Kırkaltı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SreloSU3XnI/AAAAAAAACdU/SUjI5SKRNXE/s1600-h/09trfs14kirkalti2.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SreloSU3XnI/AAAAAAAACdU/SUjI5SKRNXE/s400/09trfs14kirkalti2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383953991077420658" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni albümleriyle Türk rock’ına bir halka daha ekleyen Kırkaltı hem yaptığı müziğe hem de kendilerine inanıyor. Onların hikâyesi bu albümdeki şarkılarda gizli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Birçok festival ve bahar şenliğine katılan Kırkaltı mart sonu çıkardığı albümüyle sonunda raflardaki yerini aldı. Emrah Kara, Barlas Tan Özemek, Gürkan Bozacı ve Onur Öztürk’ten oluşan Kırkaltı, ilk kliplerini Cümle Alem adlı şarkılarına çekti. Klibin yönetmeni Tolga Avcıl aynı zamanda Kırkaltı’nın menajerliğini de yapıyor. Albümün çıkmasıyla televizyonda klibi de dönmeye başlayan ve ikinci kliplerini Melek adlı şarkılarına çekme kararı alan Kırkaltı’nın albümü Pİ Müzik’ten çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pİ Müzik; Kırkaltı, Çilekeş ve Tolga Avcıl’ın kurduğu bir platform. İleride geliştirmeyi planladıkları bu platform müzik gruplarının albümlerini kendilerinin yapıp satması ve sonuçta gelirin de müzisyenlere kalmasını amaçlıyor. Kırkaltı platformu şu sözlerle açıklıyor; “Bu plak şirketlerinin politikalarına karşı bir duruş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki yaz ikinci albüm hazırlığına gireceklerini söyleyen Kırkaltı üyeleri albümlerinin çıkmasıyla ilk başta bir şaşkınlık yaşadıklarını kabul ediyor. Eleştirenler arasında şarkıların eski versiyonlarını özlediklerini söyleyenler olsa da Kırkaltı geldiği noktadan ve yaptığı müzikten gayet memnun. Yaratıcılık açısından kendilerine bir sınır koymadıklarını söyleyen üyeler, ne hissediyorlarsa onu yaptıkları ve duygusal olarak neden etkileniyorlarsa o çıkış noktasıyla söz ve müzik yaptıkları noktasında birleşiyor. ?u anda grubun dört üyesi de zamanının hepsini müziğe ayırmak için işinden ayrılmış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrı ayrı anılmaktan ziyade Kırkaltı olarak, bir bütün olarak anılmayı tercih ediyor ve yaptıkları işten bir bütün olarak memnun olduklarının altını çiziyorlar. O yüzden albümün künyesinde bütün söz ve müziklerin karşısında “Kırkaltı” yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana kalırsa albümdeki en değerli şarkı Güz Bulutları. Kırkaltı’nın o zamanki üyelerinden Eren Türkeri ve Emrah Kara bu şarkıyı Kasım 2006’da İsrail’in Güz Bulutları adını verdiği bir operasyonun ardından yazmışlardı. ?arkı operasyonda hayatını yitiren bir çocuğun ağzından ağıt şeklinde yazılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümde bir diğer sürpriz ise Özkan Uğur’dan aldıkları Olduramadım adlı şarkı. Olduramadım’ın da dâhil olduğu albüm kayıtlarını bir yılda İTÜ’nün MİAM stüdyolarında yaptıktan sonra Özkan Uğur’un menajerine göndermişler. Kaydı beğenen Uğur’la bir araya gelen ve konseptlerini, ne yapmak istediklerini anlatan Kırkaltı, şarkıyı birkaç değişiklikle kullanma izni almış. Hatta grubun son albümünün isminin olmamasının fikir babası da Uğur. “İsimsiz olsun, insanları kısıtlamayın” diyen müzisyen sayesinde albüm sadece Kırkaltı adıyla çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albüm çıktıktan sonra bütün şarkıların sözlerini bir araya getirip baktıklarında sözlerin yaşamış, yorgun ve 30’larının başında bir adamın hikâyesi olduğunu görmüşler. ?arkıların sözleri pişmanlıkları, geleceğe dair umutları, hayatla ilgili derdi olan adamı, aslında Kırkaltı’nn bütününü ifade ediyor. Kapakta fotoğrafı bulunan Osman Kaytazoğlu ile tanıştıklarında o adamın suretiyle karşılaştıklarını düşünmüşler. ?arkı sözlerinin el yazısıyla olmasının sebebi de aslında bu. Adamın kendi hayatına ve yaşamışlıklarına dair yazıp çizdiği şeyler, tuttuğu notlar ve hatta zihninde canlanan çizimler bunlar. Bu yüzden şarkı sözleri arasında Olduramadım yok, çünkü sözler bu adama ait değil. Albümün arka kapağındaki ayna ise albümü elinde tutan kişinin bir bakıma o adam olmasını, bu albümü almayı tercih etmiş herkes oluyor. Kırkaltı bu yolda kendilerine yardım eden birçok insanın arasından üç ismi anmadan geçmiyor: Ercüment Subaşı, Özkan Uğur ve Tolga Avcıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melek adlı şarkıda Çilekeş grubundan Görkem Karabudak, Dipsiz’de ise Dorian grubundan İlkin Kitapçı ile çalışan Kırkaltı, 10 mayıs cumartesi akşamı saat 20.00’de Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Çilekeş ile sahneye çıkacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-275716088441619487?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/275716088441619487/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/yasams-yorgun-ve-30larnda-hisseden_21.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/275716088441619487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/275716088441619487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/yasams-yorgun-ve-30larnda-hisseden_21.html' title='Yaşamış, Yorgun ve 30’larında Hisseden Kırkaltı'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SreloSU3XnI/AAAAAAAACdU/SUjI5SKRNXE/s72-c/09trfs14kirkalti2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-9122661189424390459</id><published>2009-09-21T19:00:00.007+03:00</published><updated>2009-12-28T14:22:40.980+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Rock Müziğinde Yeni Bir Zerre</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SremEk5SfiI/AAAAAAAACdc/NSI8O-YS5tw/s1600-h/replikas.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 251px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SremEk5SfiI/AAAAAAAACdc/NSI8O-YS5tw/s400/replikas.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383954477098368546" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk rock tarihinin en `baba` isimlerinden birisi olarak anılan Replikas bu klişe sözleri bir kenara bıraksak da yine de değerinden ve kalıcılığından hiçbir şey yitirmeyen, hatta bitmek tükenmek bilmeyen üretkenliği ile seyircisini sürekli doyuran tek grup, en azından benim nazarımda. Gökçe Akçelik, Barkın Engin, Orçun Baştürk, Selçuk Artut ve Burak Tamer`den oluşan Replikas, şimdi bu üretkenliğin kendi müzikal tarihlerinde doruğa ulaştığı ve dinleyicisinin yine masadan tok kalktığı bir albümle bizi selamlıyor: Zerre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993`te kurulan ve müziklerini avant-rock olarak tanımlayan Replikas, 15. yıllarında beşinci albümleri Zerre`yi Peyote Müzik`ten çıkardı. Albümün tüm müzik prodüksiyon ve miks süreçleri Replikas tarafından gerçekleştirilirken, mastering`i New York`taki West West Side mastering stüdyolarından yapıldı. Albümde Replikas hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak birbirinden güzel 12 parça bulunuyor. Bu albümü diğerlerinden farklı kılan sadece grubun `olgunluk dönemi` çalışması olarak kabul edilmesi değil. Zerre`nin kayıtları Gökçeada`da eskiden yarı açık cezaevi olan ve stüdyoya dönüştürülen bir binada gerçekleştirildi. Bu sayede farklı deneyimleri sonucu elde ettikleri zengin müziği paylaşan Replikas yine dinleyicisini şaşırtmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikleri kadar şarkı sözleri ile de birçok gruptan ayrılan Replikas`ın yeni albümünde üyelerin felsefi ve edebî yaklaşımlarına rastlamak mümkün. Zerre aynı zamanda kullanılan dil ve kavramlarla da Replikas`ın diğer albümlerinden farklı bir yerde duruyor. Albüme adını veren ikinci parça Zerre`nin birkaç dizesi ise şöyle: `Güneş doğar, ay bir yere gitmez, Bilen bilir, ışığa bakan görmez, Zerredir belki, ama yok denilmez, Can ile baş, kanla bir olmuş.` Albümde dikkat çeken şarkılardan biri de Dulcinea, Miguel de Cervantes`in meşhur romanı Don Quijote geliyor hemen akıllara; `Bir masal ki tam dillenmez, hiç kötü bitmez.` Gerçek adı Aldonza Lorenzo olan Dulcinea, Don Quijote`nin âşık olduğu kadındır ama onu ne görmüştür ne de konuşmuştur: `Bir yoldur ki ölüm bilmez, Elleri bilmez, Bir ihtimal asla olmaz, Hiç unutulmaz.` Ve Replikas sözlerde yine dillere dolanacak kelimeleri birbiri ardına sıralamıştır: `Yokluğuna varlık dayanmaz.` (Tırnak içindeki sözler, Replikas`ın Dulcinea şarkısına aittir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993`te kurulan Replikas, sayısız müzik festivalinde Türk seyircisi ile buluşmanın dışında Hollanda, Macaristan, Almanya, İtalya ve Bulgaristan`da konserler verdi. Village Voice ve Wire gibi hatırı sayılır müzik dergilerinde olumlu eleştiriler alan Replikas, uluslararası alanda da kendisine kemikleşmiş bir kitle oluşturmuş durumda. 15 yıllık tarihlerinde sırasıyla 2000`de Ada Müzik`ten Köledoyuran, 2002`de yine Ada Müzik`ten Dadaruhi, 2005`te Doublemoon`dan Avaz ve 2006`da Pozitif`ten FM albümlerini çıkardılar. Albüm çalışmaları ve konserlerin yanı sıra Türkiye`nin önde gelen yönetmenlerinden Serdar Akar`ın Maruf ve Kutluğ Ataman`ın İki Genç Kız filmlerine müzik yaptılar. Hatta İki Genç Kız`a yaptıkları müziklerle 2006`da SİYAD En İyi Film Müziği`ni aldılar. Replikas müzikte yarattıkları farklı yaklaşımlar ve sahne performanslarıyla da Fatih Akın`ın İstanbul Hatırası adlı belgeselinde de yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-9122661189424390459?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/9122661189424390459/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/rock-muziginde-yeni-bir-zerre_21.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/9122661189424390459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/9122661189424390459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/rock-muziginde-yeni-bir-zerre_21.html' title='Rock Müziğinde Yeni Bir Zerre'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SremEk5SfiI/AAAAAAAACdc/NSI8O-YS5tw/s72-c/replikas.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-7705162260120773835</id><published>2009-09-13T14:01:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:22:54.885+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Tencere tava müziğe girerse</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzReq5OK0I/AAAAAAAACbs/9dPeEB6OXY4/s1600-h/28trfs14daire2.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 211px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzReq5OK0I/AAAAAAAACbs/9dPeEB6OXY4/s400/28trfs14daire2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380905979641473858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;Gürültüyü müziğin içinde kullanarak doğaçlama melodiler oluşturan d2gg çalışmalarına her türlü sesi katabiliyor&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Daire 2: General Gromofon’un, adından mütevellit farklı bir müzik anlayışları var. Daha doğrusu farklı bir müzik yapma alışkanlıkları var, çünkü onlar müziği gerçekten oluşturuyorlar. d2gg başka isimler altında müzik çalışmaları yapmış olan Gökhan Goralı ve Gökhan Deneç’in 2006’da son şeklini verdikleri bir proje. Bu akşam Peyote’de sahne alacak olarn d2gg, 2003’te Güven Çatak’ın yönettiği K’nın Dosyası adlı kısa filmin müziklerini yapmanın yanı sıra 2004 Einstürzende Neubauten İstanbul konserinin açılış performansını gerçekleştirdi. Grupla konser öncesinde konuştuk...&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Doğaçlamanın ruhuna inanan d2gg nerelerden besleniyor? Kendi seslerini oluşturmak için hangi sesleri kullanıyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Doğaçlamayı bir yordam olarak içselleştirmişiz, ruhuna inanmaktan ziyade, o ruha tanık olmuşuz, anlamını, oldurabileceklerini gördükten, tadını bir kere aldıktan sonra, su yolunu bulur misali izlek olmuş bize.&lt;br /&gt;Kokunun öyle bir gücü vardır hani, bir koku gelir burnumuza, alır bizi zaman içinde belirli bir ana, ortama gönderir, hatıraları canlandırır. Biz de seste bunun peşindeyiz. Çocukluktan bu yana yaşadığımız mahallelerde, geçtiğimiz sokaklarda, tanıdığımız insanlarda, bazı sahneler ile bazı seslerin örtüştüğünü öngörüyoruz. Bu bağlamda karşılaştığımız her ses, kendi kavramsallığı içinde bizi besliyor, her fikir kendi sesini çağrıştırıyor.&lt;br /&gt;Ses dünyamızı oluştururken kaygıdan uzak, elimizde imkân dâhilinde o an ne varsa ondan yola çıkıyoruz. Amaç ses olduğu için, ses çıkaran her şey araç oluyor bizde. O an için bir klasik gitar da olabilir, az önce yemek yaptığımız tencere kapağı da, eski bir radyo da.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Peki, kullandığınız müzik aletleri ve diğer ekipmanlar neler?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yola çıktığımız yer, mutfağımız, ev çalışmaları ve ev kayıtları. Fikirler, fikirleri oluşturabilecek alt fikircikler, bu ortamdan çıkıyor ve birikiyor zamanla. Evde elimize geçen her şeyi kullanıyoruz. Ama öncelikle saymamız gereken şey, radyo. Radyo hissi, yalnızlığı, beklentiyi, sürprizlere açık olmayı, ulaşabilir ama ulaşılamaz olmayı anlatıyor bizde. Bir çıkış noktası, dünyaya açılma aygıtı bir yandan. Radyonun içinden ulaştığımız o muhteşem kafa karışıklığı,  anlamlı ve anlamsız gelen sesler, gürültüler, diller, müzikler bizim için ilham verici.  Bazen çok net çeker o istasyonu, bazen de bir türlü netleşmez, anlaşılmaz bir hal alır. Bir de dijital dünyanın getirdikleri/götürdükleri tabii, bilgisayarlarla iç içeyiz, davranışları, kolaylıkları, sorunları ile birlikte yaşıyoruz, birbirimize girişmiş şekildeyiz adeta.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Yaratma süreciniz nasıl işliyor peki? Sesleri kaydedip hemen işliyor musunuz yoksa bazı kayıtların uzun süre yattığı oluyor mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sesleri oluşturmaktan kayda düşesiye kadar birçok şey doğaçlama mecrada ilerliyor. Önce kullanacağımız sesleri kaydediyoruz. Sonra bu kayıtları alıp evirip çeviriyoruz, başkalaşıma sokuyoruz. Yani üretimdeki çekirdek kısım bilgisayar karşısında geçen zamanda oluşuyor.&lt;br /&gt;Ortam sesleri var bir de, hemen önümüzde, arkamızda var olanlar. Bazen müziklerimize başkaları eşlik ediyor, biz bile farkında olmuyoruz. Evde gitar kaydı yaparken dışarıda oynayan çocukların sesi kayda giriyor ve bunu çok sonra keşfediyoruz mesela. Ya da konserde seyircinin içine, sokağa mikrofon gizliyoruz, bunları tekrar çalıyoruz, insanlar o sesleri bizim çıkarttığımızı sanıyor, oysa ki hepimiz o anda var oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Yaptığınız müziğin aurası o ana özgü ve orada olup bitiyor, dolayısıyla hiçbir performansınız bir diğeriyle aynı olmuyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Radyo örneğindeki gibi, yabancı bir istasyon bulmuşsunuzdur, müzik bulmak istersiniz bir konuşma çıkar, nece konuştuklarını anlamak istersiniz hoop araya müzik girer, ne çıkacağını bilemezsiniz. Her performansın birbirinden farklı olmasını evet, önceden tasarlıyoruz, fakat rastlantısallığı ortadan kaldırmadan, mutlak bir tasarım içine sıkıştırmadan.&lt;br /&gt;Diğer yandan kemikleşmiş bir yapımız yok, renkten renge geçip kabuk değiştirebiliyoruz, bugün bilgisayarlar önünde oturup size 10 dakika vızıltı dinlettiysek, yarın bambaşka bir halde karşınızda olabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ek kadro dışında birlikte sahne aldığınız birileri var mı? ya da yolda olan bir proje var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kafada proje bitmiyor tabii, önemli olan hayata geçirebilmek. İki Gökhan olarak çalıyoruz, benzer kafada buluşabileceğimiz herkesle de çalmak isteriz. İster peynir tenekesi çalsın, ister sakız jelatini.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-7705162260120773835?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/7705162260120773835/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/tencere-tava-muzige-girerse_13.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7705162260120773835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7705162260120773835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/tencere-tava-muzige-girerse_13.html' title='Tencere tava müziğe girerse'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzReq5OK0I/AAAAAAAACbs/9dPeEB6OXY4/s72-c/28trfs14daire2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-8415922825366092799</id><published>2009-09-13T13:57:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:23:07.438+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzQaaYYJqI/AAAAAAAACbc/2xqwXtUQO2I/s1600-h/afis_manset.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 177px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzQaaYYJqI/AAAAAAAACbc/2xqwXtUQO2I/s400/afis_manset.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380904806977644194" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl sekizincisi düzenlenen !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde kısalar kategorisinde "Mahrem Muhabbetler: Türkiye'den Kısalar" bölümünde Aykut Atasay, İzlem Aybastı ve Zeliha Deniz'in yönettiği "Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme" adlı belgeseli gösterildi. Belgesel Türkiye'de bir tabu haline gelmiş ve üzerine pek belgesel çalışması yapılmamış bir konuyu ele alıyor: Türkiye'deki eşcinsel ve biseksüel kadınların toplum içindeki temsili. Senaryosunu Serap Akçura, Aykut Atasay, İzlem Aybastı, Yeşim Başaran, Zeliha Deniz, Rüzgar Gözüm Gökçe, Evren Savcı ve Ceylan Begüm Yıldız'ın yazdığı belgeselin yapımcısı ise Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hepiniz Lambdaistanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği üyesisiniz. Bu durumun filmi çekmenizde bir katkısı oldu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Olduğu söylenebilir. Lambdaistanbul'un yaklaşık olarak 15 yıllık bir tecrübe birikimi var. Oraya her gelen insan kendisinden bir şeyler katıyor, kendi tarihini başka insanlara aktarıyor. Dolayısıyla insanlar cinsel yönelimlerine dair hangi noktalarda sıkıntı yaşıyorlar, yaşanmak istenen ne çok rahatlıkla görebililiyorsunuz. Mesele, bunları bütünleştirip, biraz derleyip toparlamaya kalıyor. Bizler de Lambdalı kadınlar olarak, kendi gözümüzden kendi tecrübelerimizi filme aktarıp, bunları paylaşmaya karar verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykut: Cinsel yönelim kimliğimin, böylesine heteroseksist ve ataerkil bir toplumda sosyo-politik bir sorun olduğunu anlamam, üzerine düşünmem ve işler üretmem konusunda Lambdaistanbul en büyük itici ve destekçi güç olmuştur. İzlem'in de dediği gibi, hem dernek çatısı altında hem de derneğin açtığı kapılar, imkanlar doğrultusunda bambaşka günlük hayat deneyimlerini, toplumsal sorunları kanlı canlı görebiliyor, hissedebiliyorsunuz. Tam da LGBTT hareketin, LGBTT bireylerin görünürlük ve temsil sorunları konusunda üretken olmasının kaçınılmaz olduğu bir dönem. O yüzden özellikle aktivistler bunca tanık olduğu ve içselleştirdiği sorunları bir şekilde kağıda dökmeli, kameraya almalı ya da yüz yüze diyalog geliştirmeli insanlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Daha önce eşcinsel kadınlarla ilgili çok fazla belgesele rastlanmamıştı. Bu konuya yönelmeniz de sizi motive eden süreçler neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Evet, hatta hiç yok. Yaşanan sorunlar çok boyutlu ve sıkıntı yaratır durumda. Hayatın her alanında da ciddi bir temsiliyet sorunu var. Kadınları seven bir kadının, bu gerçeğini görmemesi için tüm duvarlar örülmüş durumda. Öyle de oluyor. Kendinizi tam olarak fark edemeden ama ben neyim, kimim diye şüphe duyarak yaşantınızı sürdürmeye çalıştığınız uzun yıllar düşünün. Yani bir kadının "Ben lezbiyenim, kadınları seviyorum" demesi hiç kolay bir şey değil. Eşcinsel kadınların bir nebze olsa "Ben varım" diyebilmelerini sağlayabilirsek ne mutlu bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykut: Evet, sorun zaten olmaması, olamaması! Birilerinden de olmasını beklemek ne kadar gerçekçi, o da ayrı bir soru. Cinsel yönelim kimliklerini politik bir sorun olarak gören insanlar bu tarz konularda işler üretmiştir ilk olarak. O yüzden anca 2009 yılında, çekinmeden "Ben eşcinselim" diyebilen kadınlar bir iş çıkartıyorlarsa, bu da çok şey söylüyordur bu coğrafya hakkında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Belgesel fikrinin oluşmaya başladığı günden çekimlerinin yapılıp filmin son halini aldığı sürece kadar, kendinizde ne gibi değişimler ve gelişimler olduğunu fark ettiniz? Film size ne kattı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Filmin politik alt yapısının geliştiği süreç, kendimi güçlü hissetmemi sağladı. Süreç içinde bir kez daha fark ettim ki her tecrübe birbirine çok benziyor. Herhangi bir eşcinsel kadının yaşadığı açılma sorunu, benim yaşadığımdan farklı değil ya da ailesiyle açık ve barışık hayat süren bir eşcinsel kadının yapabildikleri de benim olmasını hayal ettiğim şeylerden birisi aslında. İşte bunları görebilmek, kendinizi daha iyi anlamanızı sağlıyor ve gerçekten iyi hissediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykut: Açıkçası şu zamana kadar, beni LGBTT bireyler üzerine belgeseller yapma motivasyonunu sağlayan yegane şey, film sürecini deneyimle isteği idi. O yolculuk "başka" bir yolculuk. Eşcinsel erkek kimliği üzerine henüz bir şey üretmemem de tam da bu yüzden sanırım. Trans kadınlar, eşcinsel kadınlar, Bursa'da yaşanan olaylar, Eryaman... Okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, yeni insanlar tanıyorsunuz, üzerine hiç düşünmediğiniz kadar düşünüyorsunuz, omuz omuza verip ortaya bir ürün çıkartıyorsunuz. Değişim ve gelişim sadece film sürecinde de değil, filmin gösterim yolculuğunda da devam ediyor tabii. O kadar çok kapı açıyor ki çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzQhp_tyaI/AAAAAAAACbk/7kAjNKjfEM4/s1600-h/film_gosterimi_beyaz_atli_prens_bosuna_gelme.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 269px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzQhp_tyaI/AAAAAAAACbk/7kAjNKjfEM4/s400/film_gosterimi_beyaz_atli_prens_bosuna_gelme.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380904931428256162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kadın olmanın ve eşcinsel bir kadın olmanın çok da kolay olmadığı Türkiye gibi bir coğrafyada bu konuya eğilmekte hiç çekince yaşadınız mı ya da engellerle karşılaştınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Filmde oynayacak olan kadınların açıklık sorunlarının olup olmaması bizi düşündürdü. Eşcinsel olduğunu açıkça ifade eden çok kadın olamadığı için, bu bizi zorladı. Bu çok anlaşılabilir bir şey elbette ki. Ama artık yavaş yavaş da birbirimizin elini tutmaya başlamamızın, sesimizi yüseltmemizin vaktidir sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykut: Açıkçası, LGBTT bireylere dair işler üretme konusunda artık herhangi bir sıkıntının yaşanmayacağı bir dönemdeyiz. Cidden, hikayelerini paylaşmak isteyen insanların sayısı hiç de az değil. Sadece bir insanla da bir iş çıkartılabilinir, elli kişi ile de görünür olabilen. Yeter ki, üşengeç ve korkak olmayalım işi üretenler olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Belgeselde "Eşcinsel deyince erkeklerden bahsedildiğinin düşünülmesi" önyargısına değiniliyor. Çalışmanızın bu konuda bir değişiklik sağlayacağını umuyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Erkek olmanın matah sayıldığı bir kültürde yaşıyoruz. Dolayısıyla bunun arkasına kuyruk misali takılan sıfatlar da bir o kadar nitelikli olmuş oluyor. Kadın olmaksa daha çok hakkında susulup sessiz kalınması gereken bir şeymiş gibi görülüyor. Yani, insanların aklına erkeklerin eşcinsel olduğu geliyor iyi veya kötü bir biçimde ama kadınların eşcinsel olabileceği düşünülmüyor bile. Elbette ki bu durum eşcinsel kadınların görünürlüğü arttıkça ve toplulumuzun erkek olmaya dair yüklediği anlamlar kırıldıkça gelişecek bir durum. Öyle de oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykut: O kadar sık duyuyoruz ki, "eşcinseller ve lezbiyenler"..  Bir çalışma elbette yetmez bir çok şeyi değiştirmeyi, ama tetikleyici güç olabilir yeni üretimler için. Zaten filmin metnine güveniyorum, bu sorunsalı iyi işlemesi açısından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Film izlendiğinde, insanların akıllarında neyin canlanmasını umuyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Ben kendi adıma insanların hep bir ağızdan eşcinsel kadınlar vardır diye bağırarak sokaklarda koşturmalarını hayal ediyorum film sonrasında. Eşcinsel kadınların varoluşlarına daha çok sahip çıkmaları gerekliliğinin zihinlerinde şimşek gibi olmasa da çakmasını ve filmi izleyen her insanın da eşcinsel bir kadına yaklaşımının nasıl olduğunu; homofobik, cinsiyetçi olup olmadığını aklından şöyle bir geçirmesini istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykut: Erkekler, lezbiyen pornosu izlerken sanırım bir kez daha düşünecekler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Film size göre, eşcinsel kadın hareketi üstünde ne gibi bir etki  yaratacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlem: Eşcinsel kadın hareketi için itici bir güç olmasını umut ediyorum. Hareketin içinden pekçok kadın bu filmde yer aldı, emek verdi. Bu film eşcinsel kadınlar olarak Türkiye'de katettiğimiz yollar üstünedir. Bunu bu belgeselle daha net görebiliyoruz şimdi. Bir sonraki adımımız da," bunu biz yaptık, bu bizim eserimizdir" diyip sürece daha bir sıkı bağlanmak. Yani kadınlar olarak birbirimize daha çok sahip çıkıp, haklarımız ve hayattan beklediklerimiz için daha güçlü bir biçimde mücadele yürütmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Filmin adının bir hikayesi var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşim:"Beyaz atlı prens boşuna gelme" sloganını bir kaç yıl önce katıldığımız bir 8 Mart yürüyüşünü öncesinde türetmiştik. Yürüyüşte herkes bu sloganı çok beğendi. Sadece bizim kortejde değil, pek çok kadın örgütünün kortejinde de ve devam eden yıllarda da atılageldi bu slogan. Kadınların ayakta durmak için kurtarıcı bir erkek rolüne ihtiyacı olmadığı fikri herkesçe çok ortak çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeliş: Ayrıca bu slogan filme de sorunsal olarak konu aldığımız lezbiyen kadın görünmezliğine karşı 8 Mart'ta ilk defa kadınların kendilerini görünür kıldıkları bir slogan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-8415922825366092799?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/8415922825366092799/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/beyaz-atl-prens-bosuna-gelme_13.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8415922825366092799'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8415922825366092799'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/beyaz-atl-prens-bosuna-gelme_13.html' title='Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzQaaYYJqI/AAAAAAAACbc/2xqwXtUQO2I/s72-c/afis_manset.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-2992757407702464230</id><published>2009-09-13T13:55:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:23:19.787+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Kıyak faili meçhul ise güzeldir</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzPpd0FZFI/AAAAAAAACbU/IHO2jL2Wmho/s1600-h/faili_mechul_kiyak_a4.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 261px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzPpd0FZFI/AAAAAAAACbU/IHO2jL2Wmho/s400/faili_mechul_kiyak_a4.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380903966085571666" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p face="georgia"&gt;&lt;b&gt;Toplumca çileden çıktığımız şu günlerde çıkar düşünmeksizin, tanımadığı birinin “kıyak” yaparak gülümsemesini sağlamak isteyenlere “Faili Meçhul Kıyak” kartları biçilmiş kaftan&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Trafiktesiniz, arabalar ilerlemiyor, radyoda sevdiğiniz hiçbir şey çalmıyor. Gişelere geldiğinizde gişe görevlisinin size sırıttığını fark ediyorsunuz. Ne için sırıttığını anlamaya fırsat kalmadan paranızı uzatıyorsunuz ve o da size bir “Faili Meçhul Kıyak” kartı uzatıyor. Sizden önceki aracın şoförü sizin ücretinizi çoktan ödeyip gitmiş, size de karttaki kadar büyük bir gülümsemeyle yolunuza devam etmek kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Faili Meçhul Kıyak” kartının fikir babası Tunç Kılınç olayı aslında gayet güzel açıklıyor: “Çıkar düşünmeksizin kıyak yapmak ve o kişinin mutlu olmasını sağlamak.” Bunu bir oyun olarak gören Kılınç’ın fikri gayet basit işliyor; “www.fikiratolyesi.com” adresine girip bu kartlardan ediniyorsunuz, sonra kendinize bir kıyak belirliyorsunuz. Ardından da kafanızdaki kıyağı gerçekleştirip, failinin meçhul kalması şartına sadık kalarak bu kartı bırakıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sitede kimi fikirler de önerilmiş: “Yaz sıcağında kalabalık bir belediye otobüsünün içinde bahsi geçen kart iliştirilmiş buz gibi bir kasa kolayı unutmak ya da birinin posta kutusuna gelen faturayı ödeyip, sonra da faturayı makbuz ve kartla beraber posta kutusuna geri koymak gibi...” Kulağa ilk anda çılgınlık gibi gelse de sağdan soldan sürekli ateş isteyen birine, tuvalete gittiğinde masasına bir çakmak bırakandan, okul kantininde boş bir masaya kartla beraber çay fişi bırakana kadar birçok insan, tanımadıklarının yüzünü güldürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fikir babasından bir örnek&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kartların fikir babası Tunç Kılınç kendi gerçekleştirdiği bir kıyağı paylaşmış sitesinde: “10 kişilik bir gruptuk. Metro istasyonundaki kapalı gişenin önüne bir adet kartla birlikte jeton bırakıp, 20 metre kadar uzaktan merakla izlemeye başladık. İki-üç dakika kimse görmedi jetonu. Sonra açık gişenin önündeki sırada bekleyen 19-20 yaşlarında bir çiftin dikkatini çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk sıradan çıkıp karta yöneldi. Bombaya bakar gibi bakıyordu. Sonra kartı alıp okudu ve yüzünde harika bir gülümseme belirdi. Ardından jeton ve kartı alıp meraktan çatlayan kız arkadaşının yanına gitti, birlikte okudular. İkisinin de şaşkınlık ve mutluluğunu görmeliydiniz. Sıra kendilerine gelince tek bir jeton aldılar. Önümüzden geçerken çocuk kartı cüzdanına yerleştiriyor ve kız arkadaşına ‘Süper bir şey bu. Şahane! Biz de bu gece mutlaka başka birisine bunu yapmalıyız’ diyordu...”&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-2992757407702464230?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/2992757407702464230/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/kyak-faili-mechul-ise-guzeldir_13.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2992757407702464230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2992757407702464230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/kyak-faili-mechul-ise-guzeldir_13.html' title='Kıyak faili meçhul ise güzeldir'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzPpd0FZFI/AAAAAAAACbU/IHO2jL2Wmho/s72-c/faili_mechul_kiyak_a4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-8771560070534990028</id><published>2009-09-13T13:52:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:23:30.737+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Metroda her an karşınıza bir grup ‘çılgın’ çıkabilir...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzPQPFVEDI/AAAAAAAACbM/gXfRByY8PP0/s1600-h/23trfs4flash.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzPQPFVEDI/AAAAAAAACbM/gXfRByY8PP0/s400/23trfs4flash.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380903532634640434" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;New York’ta kendilerine “Flash Mob” diyen bir grup insanın biraraya gelip yaptığı ‘çılgınlıklar’ internette izlenme rekorları kırarken, bu adrenalini çok da uzaklarda aramaya gerek kalmadı. Artık İstanbul’dalar&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;ABD’nin New York şehrinde birbirini tanımayan bir grup insanın biraraya gelerek yaptığı ‘çılgınlıkları’ internetteki video paylaşım sitelerinde izledik. Kendilerine “Flash Mob” diyen ve birbirlerini “Improv Everywhere” adlı organizasyon vasıtasıyla bulan bu insanlar bir anda bir mekânda belirip bir şeyler yapıp dağılıyordu. Mesela bir metro istasyonunda bir film sahnesini andıracak şekilde aynı anda dans etmeye başlıyor ve sonra da dağılıyorlardı...&lt;br /&gt;Artık bu adrenalini çok da uzaklarda aramaya gerek kalmadı. Hepimiz gibi bu videoları izleyen Ertuğrul Koca da “eğlence topluluğu” İstanbul Flash Mob’un fikir babası oldu.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Şaşkın bakışlar arasında dans&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Koca’yı etkileyen ise metro videosu olmuş: “Videoda yüzlerce insan bir metro istasyonunda toplanmış, istasyondaki bir saate bakıyordu. Sonra bir an herkes çılgınca dans etmeye başladı. Garip olan ise dışarıda herhangi bir müzik sesinin olmamasıydı. Hepsinin kulağında kulaklık, şaşkın bakışlar arasında, kimseyi umursamadan dans ediyorlardı. Benzer videolara baktım; sokak ortasında yastık savaşı yapan yüzlerce insan, bir alışveriş merkezinde hayali silahlarla birbirini vuran ve sonra topluca ölmüş taklidi yapıp yerlere yatan diğerleri. Yaptığım bir dizi araştırma sonrası kendi kendime ‘Flash Mob denen şey tam da ihtiyacımız olan şey’ dedim ve arkadaşlarımla İstanbul Flash Mob’u hayata geçirdik.”&lt;br /&gt;Monoton hayatına bir renk katmak isteyen Koca, aynı zamanda komedyen Charlie Todd’un kurduğu Improv Everywhere’i de takip ediyor. Fakat konu fikirleri eyleme dökmeye gelince biraz karamsarlaşıyor: “Büyük ilgi toplayan bazı eylemlerin benzerleri için henüz Türkiye’nin hazır olmadığını düşünüyorum. Mesela en çok dikkat çeken eylemlerinden birisi olan ‘No Pants.’ Vücutlarının alt kısımları, iç çamaşırı hariç çıplak bir şekilde metroya binen, sokaklarda dolaşan erkekli kızlı bir grubu bu ülke sınırları içerisinde düşünemiyorum bile...”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Alışveriş merkezini adeta tavaf ettiler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yine de grup “Kanyon’da Halay” adlı bir etkinliği gerçekleştirebildi. Koca’nın “Saymadım ama hepi topu 25-30 kişiydik. Koca alışveriş merkezini halay çeke çeke tavaf edip aynı şekilde kapıdan dışarı çıktık. Harika bir deneyimdi“ sözleriyle anlattığı etkinlikte güvenlik ile de sorun yaşamamış: “Güvenlik görevlisi elinde telsizle hem gülüyor hem de peşimizden koşturuyordu ama bizi engelleme çabasında dahi bulunmadı.”&lt;br /&gt;Amaçları Londra, New York ve Beyrut’taki diğer gruplarla da iletişim halindeki oluşumu, mümkün olduğu kadar çok insana duyurup, Türkiye’nin diğer illerinde de bu gibi grupların kurulmasını sağlamak olan İstanbul Flash Mob, “istanbulflashmob.org” adresinden ziyaret edilebilir.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-8771560070534990028?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/8771560070534990028/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/metroda-her-karsnza-bir-grup-clgn_13.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8771560070534990028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8771560070534990028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/metroda-her-karsnza-bir-grup-clgn_13.html' title='Metroda her an karşınıza bir grup ‘çılgın’ çıkabilir...'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqzPQPFVEDI/AAAAAAAACbM/gXfRByY8PP0/s72-c/23trfs4flash.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-4224426837057315437</id><published>2009-09-12T22:34:00.003+03:00</published><updated>2009-12-28T14:23:41.366+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Pamuk Anneannenin Kanlı Polisiye Romanları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv4bPGP8qI/AAAAAAAACbE/luiO5K2C-qE/s1600-h/pd.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 225px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv4bPGP8qI/AAAAAAAACbE/luiO5K2C-qE/s400/pd.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380667326617088674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustosun üçünde 89’una basan İngiliz polisiye romancı PD James’in son kitabı mayıs ayında Pegasus Yayınları’ndan Özel Hasta adı ile Türkçe’de&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Onu görünce aklınıza ilk gelen şey nasıl da “pamuk gibi” bir anneanneye benzediği olacaktır. Ama o süt yerine banyo temizleyicisi ile damardan beslenmeye gönüllü olan ve kıvranarak ölen bir hemşireyi ya da ilâhiler söylerken kurbanlarını boğan ve daha sonra da ağzılarını pübik kıllarla dolduran insanları anlattığı romanlar yazıyor. Bu iki tasvir de 3 ağustosta 89 yaşına basacak olan Phyllis Dorothy James’e ya da daha bilinen adıyla polisiye romanın Baronesi&lt;br /&gt;PD James’e uyuyor. Barones derken de bu alelâde bir yakıştırma değil.&lt;br /&gt;Kendisi gerçekten Holland Park Baronesi James ve hatta Lordlar Kamarası’nın da hayat boyu üyesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz yazar PD James, konularını Britanya’nın cezai adalet sisteminden ve sağlık servislerinden alıyor. Bu da bir rastlantı değil, insan kendi yaptığı işten daha iyi neyi bilebilir ki? 1940’larda James’in kocası İkinci Dünya Savaşı’ndan döndüğü zaman yaşadıklarının çoğu savaş alanında kalmaktan ziyade onunla eve gelmişti. Hâl böyle olunca James, eşini bir hastaneye yatırdı ve iki çocuğuna bakmak için burada çalışmaya başladı. İçinden yazmak geliyordu ve nasıl başlayacağını bilmiyordu. Aslında o torunlarına “Ben hep yazar olmak istemiştim” dememek için birgün bir yerden başlaması gerektiğine karar vermiş ve başlamış. İlk romanı Cover Her Face de bu aralarda yeşermeye başladı. İşe gidip gelirken azar azar romanının bölümlerini oluşturmaya başladı James. “Öyle zamanlar olur ki her bilimadamının, Tanrı’nın bile, tecrübelerini yazması gerekir” diyen James, ilk romanın 1962’de tamamladı ve iki yıl sonra eşini kaybetti. Bunun üzerine James, kariyerine en büyük katkıyı sağlayacak ve 1979’a kadar devam edeceği yeni işine başladı: İçişleri’nin cezai bölümünde devlet memurluğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;DALGLIESH VE GRAY TANIŞIR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;James, 1962’de yazdığı Cover Her Face’ten mayıs ayında Türkçe’ye çevirilip Pegasus Yayınları’ndan Özel Hasta adıyla raflardaki yerini alan The Private Patient adlı son kitabına kadar hep bir adama sadık kaldı. Bu kocası değildi, bu dedektif Adam Dalgliesh’ti. Dalgliesh, Metropolitan Polis Merkezi’nde çalışan ve aynı zamanda birkaç şiiri yayımlanmış bir şair. Uzun boylu yakışıklı bir adam olan Dalgliesh, bir Jaguar kullanıyor ve Thames Nehri üzerinde yaşıyor. Birçok kadın için de Jane Austen’ın Aşk ve Gurur kitabındaki Bay Darcy’yi anımsatıyor. Bütün bu büyüyü bozan ise Dalgliesh’in James’in romanlarında sadece baş kahraman olması. James, 14 kitap boyunca Dalgliesh üzerinden kurdu hikâyelerini. Onu çok sevdi, hatta hayran oldu ama işini her zaman önce tuttu. Hatta özel hayatı aklını bulandırmasın diye Dalgliesh’in eşini ve çocuğunu “hissiz” bir şekilde öldürdü. Aslında Dalgliesh’in bu şairane yanının tek sebebi, James’in ondan sıkılıp baş kahramanını da öldürmek zorunda kalmaktan kaçınmasıydı.&lt;br /&gt;James’in Dalgliesh’e sadakatine gölge düşürecek sadece iki kitap vardı. Bunlar da James’in kadınsı yanının ortaya çıktığı düşünülen 1972’de yazdığı ve Türkçe’ye Kadınlara Göre Değil adıyla kazandırılan Remzi Kitabevi’nden basılan An Unsuitable Job for a Woman ve 1982’de yazdığı The Skull Beneath the Skin. İkisinin de baş kahramanı Cordelia Gray’dir. Gray güçlü bir İngiliz kadınıdır ve bu işe, kendisine miras kalan dedektiflik ajansı ile başlar. Düzeni ve bilgiyi seven bu kadın aldığı davalara odaklanmayı sever. James, sadık okurlarını şaşırtmayı sevdiğinden Kadınlara Göre Değil kitabında Gray’i Dalgliesh’le tanıştırır. Hatta daha sonra A Taste For Death kitabında ikili yemek yerken görülür.&lt;br /&gt;Tabii bunların dışında yazarın son dönemde en öne çıkan kitabı Alfonso Cuaron tarafından 2006’da beyazerdeye taşınan Children of Men’dir. 2027’nin Britanyası’nda “kısır” bir dünyayı anlatan filmde Clive Owen, Julianne Moore ve Michael Caine gibi oyuncular rol almıştı. Film aynı yıl USC Libraries Scripter Ödülleri’nde En İyi Uyarlanmış Senaryo Ödülü alırken 2006 Oscarlarında da En İyi Uyarlanmış Senaryo Ödülü’ne de aday gösterilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KATİLLER O GÖRÜNMEZ ÇİZGİYİ GEÇER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Bir dedektiflik hikâyesi cinayetle değil, düzenin yeniden yapılanması ile ilgilidir” diyen James’e göre cinayet eşsiz bir suç hatta kurban için asla onarılamayacak bir suç. James’e göre katil suçu işleyerek onu diğerlerinden ayıran görünmez bir çizgiyi geçiyor ve insanlar ona “dehşet içinde” hayran kalıyor.&lt;br /&gt;James de bu hayran kalınası karakterleri yaratıyor. Ona göre 90’ına merdiven dayamış “pamuk bir anneanne” olmak bir yana, dünyadan haberdar olup kendi hayal dünyasını yaratmak bir yana. Yazdığı hikâyelerdeki aşırı uçlardan ziyade onu ilgilendiren hikâyenin güdüsünün güçlü olması. Çok fazla miktardaki para ya da intikam arayışı mesela. Ya da çocukluğunda tacize uğramak, çok hareketli bir cinsel yaşam, patronu aldatmak ve akabinde gelen şantajlar. Bunlar polisiyenin vazgeçilmezleri arasında.&lt;br /&gt;Peki çalıştığı işler dışında James’in işlediği konular arasında olan küçükken istismar edilmek ya da şantaj onun başına gelmiş miydi? Hayır, ama James’in bunu nasıl bir his olabileceğini hayal etmekte zorlanmamasını sağlayacak bir hayalgücü vardı. Bir röportajında “Bu duygu bazen çok evrenseldir, hepimiz korkuyu hissederiz. Her kadın karanlıkta takip edildiğini düşünebilir, bu zor değildir. Hepimiz kıskanmışızdır. Hepimiz birini öldürecek kadar sinirlenmişizdir” diyor James.&lt;br /&gt;James’in yazınında dikkat ettiği bir diğer şey ise katilin profili. James’e göre bir katilin aklı başında olmalıdır, belki bazı ayrıcalıkları bulunmalıdır, iyi eğitim almıştır hatta iyi bir işte çalışmalıdır. İşin püf noktası okuyucuya, onu neyin bir katile dönüştüğünü düşündürmektir. James yazınına sekte vuran iki şeyden ise mustarip; DNA ve cep telefonları. Sizi arayanın yan odada bile olabilme ihtimalinin bütün uzamsal kavramları baltaladığını düşünen James, DNA’nın izinin bu kadar kolay sürülebilir olmasının da polisiye romanın yapısını değiştirdiğini düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HASTANE ODASI ROMANI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Seval Birdal tarafından Türkçe’ye kazandırılan son romanı Özel Hasta’yı yazarken James kalp yetmezliği yaşamıştı. O anda en çok korktuğu şey ölmekten ziyade kitabını yarım bırakmaktı. Aslında daha da kötüsü kitabının başka biri tarafından tamamlanıp gerçekten çok kötü bir iş çıkmasıydı. İşin tek iyi yanı ise yazmak için çok fazla zamanı olmuştu. Yazmak ve kafasını dinlemek isteyen yazarların hep uzaklarda, deniz kıyısında bir evi olduğu düşünülür. James’e göre ise fırsat ayağına gelmiş gibiydi. Ne bir ziyaretçi, ne telefon ne de e-posta… Hasta yatağında olmasına aldırmadan sekreterini çağırdı ve romanını dikte ettirdi.&lt;br /&gt;Polisiyenin Baronesi şimdi iki kızı, beş torunu ve altı tane de torununun torununa sahip bir anneanne. 90 yılı geride bırakmasına çok az kaldı ve hayatla derdi yine romanlarıyla ilgili. Yeni romanı için ilham kaynağı bekleyen James “Hayatımı devam ettirebileceğimden emin olmam lazım ve birileri bana artık eskisi kadar iyi yazamadığımı söylemeden önce yazarlığı bırakmam lazım. Birçok yazar kabiliyetinin büyük bir kısmını kaybettikten sonra yazmaya devam ediyor ve bence bu çok büyük bir hata” diyor.&lt;br /&gt;Anneanne ve yazarlığın yanı sıra hayat boyu Lordlar Kamarası üyesi olması da James’in siyasî bir yanı olduğu düşüncesini akla getirse de o kendini hiçbir partiye ait hissetmiyor. Ama yine de bireyin özgürlüğünden yana olduğu için iç güdülerinin onu Muhafazakâr Parti’den yana olduğunu hissettirdiğini dile getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-4224426837057315437?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/4224426837057315437/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/pamuk-anneannenin-kanl-polisiye_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/4224426837057315437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/4224426837057315437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/pamuk-anneannenin-kanl-polisiye_12.html' title='Pamuk Anneannenin Kanlı Polisiye Romanları'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv4bPGP8qI/AAAAAAAACbE/luiO5K2C-qE/s72-c/pd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-3161846592236042404</id><published>2009-09-12T22:31:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:23:52.863+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Venedik'te Üç Ressam</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv3jVwRb1I/AAAAAAAACa0/cD4p84J1QHw/s1600-h/hm.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 246px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv3jVwRb1I/AAAAAAAACa0/cD4p84J1QHw/s400/hm.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380666366331285330" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyan Rönesansı’nın üç büyük ressamı Titian, Tintoretto ve Veronese… 30 yıl “yan yana” çalıştılar… Tinterotte, “ustası” Titian’a isyan ederken, Titian,Veronese’yi “kanatları altına aldı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Amerikalı romancı ve gazeteci Henry Brooks Adams, “Hayat boyu edineceğiniz bir arkadaş çoktur, iki arkadaş fazladır, üç ise neredeyse imkânsızdır. Arkadaşlıkta hayatların belirli bir paralelliği, fikirler topluluğu ve bir amaç için rekabet gerekir” demiş. Her ne kadar aynı topraklarda yaşamamış olsalar da Adams’ın bu sözü Venedik’te bir döneme damgasını vuran ressamlar, Titian, Tintoretto ve Veronese için biçilmiş kaftan.&lt;br /&gt;1500’lerin başında Venedik’te İtalyan Rönesansı başlamıştı. Titian ise 1488’de çoktan dünyaya gözlerini açmıştı. Titian, gençliğini Giovanni Bellini’nin yanında tahtaya çizilen dinî resimler üzerine çalışarak geçirmişti. Fakat ne zaman ki Bellini’nin atölyesinden mezun oldu, işte o zaman kendi stilini konuşturmaya başladı; daha üç boyutlu gözüken ve daha büyük formatta resimler çiziyordu. Derken sahneye Tintoretto çıktı. 1518 doğumlu bu genç, Titian için tam bir yeni yetmeydi. Ama bir tevatüre göre Titian’ın stüdyosunda kısa bir süre için çalışmış olan genç, ustasının gazabına uğrayarak kapı dışarı edilmişti. Sebebi ise sahip olduğu yeteneğin Titian’ı korkutmuş olmasıydı.&lt;br /&gt;16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Titian ve Tintoretto’nun arasındaki çekişme tam doruk noktasına çıkmıştı ki, rekabeti kızıştırmak için Verona’dan, adını geldiği yerden alan Veronese lakaplı bir genç çıkıp geldi, hem de 1528 doğumlu bir genç. Artık Venedik’te, resimlerinin altına imzalarını bile atmalarını gerektirmeyecek kadar kendilerine özgü stilleri olan bu üç ressamdan başkasının esamesi okunmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç ressamın rekabeti aslında Venedik sanatının büyümesinde büyük bir itici güç olmuştu. Görünen o ki böylesi bir rekabet sadece, sanat piyasasının, diğer İtalyan Rönesans şehirlerinden farklı olduğu Venedik’te gerçekleşebilirdi. Venedik ticarete açık bir cumhuriyetti ve sahip olduğu servet, ülkenin zenginleri arasında göreceli olarak paylaştırılmıştı. Sıradan vatandaşlar, dinî kardeşlik dernekleri, Senato ve Hazine gibi birçok hükümet organı, sanat tacirlerinin himayesine girmemek için direniyordu ve bunun için yeterli zenginlikleri ve istekleri vardı.&lt;br /&gt;Gerçekte bütün şehir, birbirini dışarda bırakmaya çalışan ve sanatçıları koruyan insanlarla doluydu. Sonuç olarak da sanatçılar iş alabilmek için rekabet şansı yakalamıştı ve bu aynı zamanda çok başarılı ressamların sürekli iş sahibi olması anlamına geliyordu.&lt;br /&gt;Bunun tersine birçok İtalya şehri tek bir lord ya da oligarşi ile yönetiliyordu ve tek bir ressam, resme olan talebi karşılamaya yetiyordu. Venedik dışında bu kaideyi bozan sadece Floransa ve Roma’ydı. Floransa’da Medici’nin himayesi altında birçok sanatçı yetişti ama genel talebin çoğu, bu prestijli aile tarafından kontrol ediliyordu. Roma’da ise sanata olan talep her yeni Papa ile neredeyse 10 yılda bir değişime uğruyordu ve en hırslı projelerin boyutları da oldukça büyüktü. Dolayısıyla resimleri bir kişiden ziyade bir ressam takımı ve heykeltraşlar yapıyordu. Bu da ressamların rekabet etmek yerine işbirliği yapması ile sonuçlandı. Titian, Tintoretto ve Veronese de 30 yıl boyunca “yan yana” çalıştı. Hiçbir İtalya şehri böylesi büyük ressamları, bu kadar uzun zaman birarada tutamamıştı.&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bu üç ressam rakipti ama birbirleriyle eşdeğer değildi. Titian olarak bilinen Tiziano Vecellio, Tintoretto olarak tanınan Jacopo Comin ve Veronese olarak anılan Paolo Caliari, resmi sadece bir araç olarak kullanıyordu. Titian, bu üçlünün en tepesinde duruyordu; diğer iki ressam doğmadan çok önce Venedik’in en meşhur ressamı olarak tanınıyordu. Hatta Tintoretto ve Veronese kariyerine başlamadan önce Titian’ın namı çoktan Avrupa’ya kadar yayılmıştı. Yüzyılın yarısı geride kaldığında Titian’ın müşteri profilinin çoğunu denizaşırı ülkeler, küçük bir kısmını ise yerel talepler oluşturuyordu. Bu durumda Tintoretto ve Veronese, kendi pazar paylarını oluşturmak için rekabete girmek zorundaydı. Dahası Titian işleyeceği konuyu seçme ve onu nasıl işleyeceği konusunda göreceli bir özgürlüğe de sahipti.&lt;br /&gt;Tintoretto ve Veronese ise rakip olmalarına rağmen birbirlerine daha yakın bir konumdaydı. Kariyerleri boyunca Venedik’te aynı müşteriler için çalıştılar. İki genç ressam Titian’ın gölgesinde kaldığı için hep onunla yarışmak zorunda kaldı. Zeki ve inatçı olan Tintoretto’nun Titian’a cevabı, onun sanatını taklit etmek ve ona isyan etmek oldu. Titian’ın stilini yakından inceledi, ki zaten kısa bir süre Titian onun ustası olmuştu. Ama yine de Tintoretto, ustasının yarı saydam renkler kullandığı tekniğini reddetti ve bunu basitleştirerek cesur ve geniş fırça darbeleri kullandı. Tintoretto’nun konularına yaklaşımı da farklıydı. Titian kariyeri boyunca resimlerindeki figürlerin duygusal durumlarını anlamaya çalıştı. Tintoretto ise ilahî olanın gücünü yansıtmayı tercih etti. Mesela İsa’nın Vaftizi tablosunda cennetin saçtığı ışık, altın ve gümüş rengin patlamasıyla verilmişti. İsa ve Aziz John’un hayalet gibi bedenleri de alev ve duman gibi bükülüp titriyor, bu mucize derin ve kutsal bir gizem gibi gözüküyor.&lt;br /&gt;Titian ise Tintoretto’yu küçümsedi ve kariyerini mahvetmek için elinden geleni yaptı. Fakat konu Veronese’ye gelince işler değişti. Titian, Veronese’yi hep bir kefalet ya da vekil olarak gördü. Veronese de buna karşılık Titian’ın yararına çalışmaya özen gösterdi. Tintoretto’nun eserlerini “tuhaf” bulanlar, işlerini Veronese’ye vermeye başlayınca da Titian onu, “kanatlarının altına” aldı.&lt;br /&gt;Titian duyguların yoğunluğuna odaklanırken, Tintoretto kutsal ihtişama yöneldi, Veronese ise bereket ve bolluğun çekici resimlerini yapmayı tercih etti. Veronese’nin çalışmalarında daha yumuşak ışıklar, güzel renkler ve uyumlu kompozisyonlara rastlamak mümkündü. Veronese’nin bir özelliği de ilgi çekici ve küçük ayrıntıları ekleme merakıydı. O, bu üç ressam arasında en “dekoratif” çalışandı.&lt;br /&gt;16. yüzyılın ilk çeyreğinde Titian dinî betimlemelere yer veren resim anlayışında bir devrim yaptı. Devriminin meyvelerinden biri olan ve Bakire Meryem’in cennete yükselişinin tasvir edildiği Assunta, Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi’nin sunağını süslüyor. Bir diğeri ise Santi Giovanni e Paolo Kilisesi için yaptığı ama şu an kayıp olan The Death of St. Peter Martyr tablosu. Bu iki eser, Titian’ın ustası Giovanni Bellini ya da önceki Venedik ressamlarının tipik düşünce dolu kutsal resimlerinin aksine keskin duygular ve hareketler içeriyor. Dahası Titian, ifadelerin durağan olmadığının farkına varmıştı ve bunları ışığı kullanarak keskin hale getirmişti. Bu resimlerin bir diğer özelliği ise taşınamayacak kadar büyük ve değerli olmalarıydı.&lt;br /&gt;Veronese’nin Virgin and Child with Angels Appearing to Saint Anthony Abbot and Saint Paul the Hermit ve Tintoretto’nun Temptation of Saint Anthony tablolarına bakılacak olursa ikisinin de aynı büyüklükte ve aynı azizi, aynı pozda betimlediği göze çarpıyor. Bu eserler iki ressamın da bağımsızlığı ve rekabetine güzel bir örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;VENEDİK’TE CİNSEL DEVRİM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv3qrDyzrI/AAAAAAAACa8/BjRcPK-EBXk/s1600-h/titan2-251x178.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 251px; height: 178px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv3qrDyzrI/AAAAAAAACa8/BjRcPK-EBXk/s400/titan2-251x178.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380666492309393074" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;16. yüzyılda Venedik’te cinsel arzunun düzgün bir tasvirinin yapılması konusunda da eşi benzeri görülmemiş bir endişe vardı. Bunun bir örneği Giovanni Bellini ile Titian’ın arkadaşı olan ve kadınlara olan aşkı ile nam salmış yazar, tarihçi ve teorisyen Pietro Bembo’nun eserlerinde görülebilir. 1505’te aşk üzerine bir diyalogu içeren Gli Asolani’yi (Asolani Halkı) yazdı ve yüzyılın en popüler kitapları arasına girdi. Üç kitap halinde yazılan eserde, romantik bir ihtirasın acıları ve zevkleri anlatılırken bir yandan da gerçekçi izlenimlere yer veriliyordu.&lt;br /&gt;Titian’ın Danaë tablosunda çıplak bir şekilde yatan Danaë’nin karşısında, altın rengi ışık hüzmesi eşliğinde Zeus belirir. Şefkat ve ihtiras içinde hayallere dalmış olan Danaë, yatağa ve yastıklara gömülmüştür. Bir eliyle çarşafı tutan genç kadın, bir yandan da sevgilisinden gelecek “alamet” için bacaklarını aralamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Bir diğer ünlü İtalyan ressam Giorgione’nin başladığı ve öldükten sonra Titian’ın devam ettiği Dresden Venus tablosu ve Titian’ın Venus of Urbino tablosunda kadınlar hareketsiz yatarken tasvir edilmiştir. Ama resim, anlatıcı konumundadır ve yorumculara göre hikâye açıkça cinsel doruk ve rahatlamayı anlatır.&lt;br /&gt;1576’da Titian ölünce Venedikli filozof Antonio Persio, İnsan Zihni Üzerine Bir Tez’i yayımladı ve sağlıklı çocukların, “en yoğun ihtirasla ruhun duygularını” taşıyan ve bu sayede ruhları birleşen çiftlerin sevişmesiyle doğduğunu söyledi ve ekledi: “Bunu, resim sanatının babası Titian’ın benzeşmesinden daha iyi nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Kendi ağzından ve o çalışırken yanında olanlardan duyduğum kadarıyla bir figür çizmek istediğinde ve karşısında gerçek bir adam ya da kadın varken, o insan onun görüşünü etkiliyor ve ruhu, temsil ettiği şeyin içine sanki başka hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi giriyor. Bunu gören insanlar da onun kendinden geçtiğini düşünüyor.”&lt;br /&gt;1576’da veba salgını Venedik’te her yeri sarmıştı ve salgın 27 ağustosta 80’lerindeki Titian’ın ölümüne sebep oldu. Titian, vebadan ölmesine rağmen kilisede gömülen tek Venedikli olmuştu. Yarım kalan Pietà tablosu ise Genç Palma tarafından tamamlanmıştı. Titian en meşhur tablolarından Madonna di Ca’ Pesaro’nun yanında gömülüydü. Titian’ın ölümünden sonra asistanı ve oğlu Orazio da vebadan ölmüş ve ailenin görkemli malikanesi yağmalanmıştı.&lt;br /&gt;Titian’ın ardından ise Veronese ölmüştü. Geriye, büyük Venedik ressamlarından sadece Tintoretto kalmıştı. 1594’te ateş ve mide ağrısı sorunları yaşayan Tintoretto iki hafta boyunca ne uyuyabilmiş ne de bir şey yiyebilmişti. 31 Mayıs 1594’te ölen Tintoretto da 30 yaşında ölen en sevdiği kızı Marietta’nın yanına Madonna dell’Orto kilisesine gömülmüştü. Geleneklere göre kızı son yolculuğuna çıkmadan önce hareketsiz dururken, acı içindeki babası onun son portresini çizermiş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-3161846592236042404?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/3161846592236042404/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/venedik-uc-ressam.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/3161846592236042404'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/3161846592236042404'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/venedik-uc-ressam.html' title='Venedik&amp;#39;te Üç Ressam'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv3jVwRb1I/AAAAAAAACa0/cD4p84J1QHw/s72-c/hm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-8352302878800639504</id><published>2009-09-12T22:28:00.004+03:00</published><updated>2009-12-28T14:24:04.026+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Elektronik Müziğin Genç Dahisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv2psF5NUI/AAAAAAAACak/4f411NLEi10/s1600-h/1413978147_m.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 170px; height: 127px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv2psF5NUI/AAAAAAAACak/4f411NLEi10/s400/1413978147_m.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380665375895139650" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Onur Uzunismail derseniz eğer bir çok insanın dikkat etmeyeceği ama Onor Bumbum deyince elektronik müziğe gönül vermiş genç kitleyi peşinden sürükleyen birisi. İTÜ Müzik İleri Araştırmaları Merkezi'nde Sound Engineering and Design üzerine yüksek lisans yapan Onor Bumbum da çocukluğundan beri müzikle uğraşanlardan. İlk zamanlarında tencere tava ile başladığı müzik hayatına ablasına alınan klavye ile devam etti. Bunu ablasının kasetlerinin üzerine yapılan gizli kayıtlar eşlik etti. Oratokul ve lisede gitar, davul derken ilerleyen teknoloji ile hayatına giren bilgisayar müzik tarzının oluşmasında etkili oldu. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Geçen sene Nokiasupersound adlı müzik yarışmasına katılması da "E hadi bi deneyim olsun" şeklinde gelişmiş. "Bi Dur" adlı yarışmadan çok önce kaydettiği şarkıyla katıldığı Nokiasupersound'da ilk 11'e kaldı. Bu sayede Roxy müzik günlerine katılma cesareti toplamış ve finale kalmıştı. Konserlerinde başka müzisyenlerle çalışsa da şarkılarını kendi başınayken yapan Onor Bumbum, "Şarkıları yaparken hep tek başıma oluyorum, zaten onor bumbum şarkısı yapmamın tek amacı neredeyse o. Çok sıkıldığım, çok bunaldığım ve hakikaten daraldığım zamanlarda onor bumbum şarkısı yapabiliyorum" diyor. Bunun dışında "Project:gameover" diye başka bir projesi var Elif Taşkent ile, şarkı yaparken bazen onunla beraber yapıyor ama genelde o projede Elif daha çok söz yazıyor. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Son projesini ise şöyle anlatıyor; "Bu yazin basindan beri Fransız müzisyen Jean Pierre Smadj ile calismaya basladik basta onor bumbum'un produktörü rolündeyken zaman içinde ikimizin de elektronik müziğe ve canlı elektronik müziğe olan ilgimiz yeni projemiz "two curlies"i doğurdu. Bu projede bir yandan onor bumbum şarkıları tadında şarkılar yaparken bir yandan da daha hareketli ve daha insanları dans ettirebileceğimiz house şarkılar yapıyoruz ve bunları çalarken de sahnede birçok bilgisayar enstrüman ve oyuncak kombinasyolari kullanıyoruz. Kısa bir süre içinde ilk albumümüzü internet üzerinden yayınlayacağız. Biliyorum internetten müzik almak ve satmak henüz dünyanın birçok yerinde yeteri kadar gelişmedi ama kabullenmemiz gereken bir gerç&lt;span class="il"&gt;ek&lt;/span&gt; var, o da müzik endüstrisindeki kuralların köklü olarak değişmeye başladığı. Artık hiç kimse cd almıyor ve müziğe ulaşmak çok kolay. Ama bu insanların sanatçıların kendisine duyduğu saygıyı öldürmüyor, sadece müziğe ulaşma yolunu değiştiriyor ve hepimizin yavaş yavaş buna ayak uydurması lazım. Ben bile mp3 satın almaya yakın zamanda alıştım ve herkesin -sadece denemek için bile olsa- bir kere mp3 satın almayı denemesini öneririm. Bu yeni projemizin şarkılarına ulaşabileceğiniz web adresi de &lt;a href="http://www.myspace.com/twocurlies" target="_blank"&gt;http://www.myspace.com/&lt;wbr&gt;twocurlies&lt;/a&gt;"&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv20KBGssI/AAAAAAAACas/QhnM5FceDWY/s1600-h/202440.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 252px; height: 252px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv20KBGssI/AAAAAAAACas/QhnM5FceDWY/s400/202440.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380665555726807746" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Onor Bumbum, canlı performansları dışında Yıldırım Mayruk defilelerinin de müziklerini yapıyor. Liseden arkadaşı Bora Güven ile ortak olarak calıştığı jingle şirketi WhiteMouse'ta çeşitli televizyon programlarına ve reklamlara müzik yapıyorlar. Bora Güven'in bağlantıları sayesinde de iki yıldır Yıldırım Mayruk defilelerinin müziklerini yapan ikili, defile için yapılan müziklerin Onor Bumbum müzikleriyle çok benzerlik olmadığını da belirtmeden edemiyor çünkü bir yandan da hayatlarını kazanmaları gerektiğinin bilincindeler. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Onor Bumbum aynı zamanda canlı performanslarında kullandığı bazı enstrümanları da kendisi yapmış. Bu süreci de şöyle açıklıyor: "En son elektroniğe takılmıştım, onun sonucunda canlı performanslarda kullandığımız bir takım enstrumanlar yaptım, daha sonra o yaptığım enstrumanları daha iyi kontrol edebileceğim bir takım programlar ve programcıklar yazdım. Bu aralar çok uğraştığım şey ise yeni bir alt proje, 'buggy boy' ( &lt;a href="http://www.myspace.com/buggyboy3" target="_blank"&gt;www.myspace.com/buggyboy3&lt;/a&gt;), bu projenin asıl amacı gerçekten canlı elektronik müzik yapmak ve bilgisayarı hakikaten bir enstruman gibi kullanmaya calışmak. Eskiden yaptığım enstrumanları ve yazdığım programlara &lt;span class="il"&gt;ek&lt;/span&gt; olarak, canlı performans için bir takım küçük programcıklar yazdım. Buggy boy toplamda 68 düğme ve iki tane de knob ile 6 tane davul sequenceri ve 6 tane de loop-player ve bunların hepsinin canlı manipülasyonundan oluşuyor temel olarak." &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Bu değişik özelliğinin yanı sıra konser fotoğraflarında Onor Bumbum yapıştırmalı dinleyiciler görmek de mümkün. Konserlerine gelenlere verdikleri yapıştırmaları, kendilerine yapıştıranların fotoğraflarını çeken Onor Bumbum bu fikirden de sıkılıp daha eğlenceli şeyler yapmayı planlıyor. Onor Bumbum, "Biz çok eğleniyoruz gelenlere bir şeyler verince, sanki onlar misafirliğe gelmiş de ikram yapıyoruz gibi hissediyoruz" diyor. Yakın zamandaki konserler de seyircileri  de sahneye davet edip onlara verecekleri elektronik oyuncaklarla performansa eşlik etmelerini sağlamak da ihtimal dahilinde. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-8352302878800639504?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/8352302878800639504/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/elektronik-muzigin-genc-dahisi.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8352302878800639504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/8352302878800639504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/elektronik-muzigin-genc-dahisi.html' title='Elektronik Müziğin Genç Dahisi'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv2psF5NUI/AAAAAAAACak/4f411NLEi10/s72-c/1413978147_m.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-7978563293402025364</id><published>2009-09-12T22:21:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:24:14.785+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>O aslında bir Kral</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv2Csyd06I/AAAAAAAACac/JCtehDl1lIQ/s1600-h/javier_marias.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 294px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv2Csyd06I/AAAAAAAACac/JCtehDl1lIQ/s400/javier_marias.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380664706067190690" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Genelde bir romanı elinizde tuttuğunuz zaman ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca hiçbir zaman bilemezsiniz. Yazarın hayatına dair biraz bilgi varsa elinizde, ilk sorunun cevabına ulaşmak için dikkatlice satır aralarındaki ipuçlarını birleştirip bir sonuca varmaya çalışırsınız. Bazen bir kitapta yazarının bütün hayatı gözlerinizin önündedir bazen ise tamamen kurmaca cümleler karşılar sizi.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Şimdi ise edebiyatta yeni bir akım gün geçtikçe kendine yer edinmeye başladı. Birinci tekil şahış artık edebiyatta kendisine daha güçlü ve geniş bir alan açıyor. İspanyol ve Latin Amerika edebiyatında bu akıma "autoficción" deniyor. Geçmişin korkularından sıyrılıp bireyin kendisinden bahsetmesi, önyargılar olmadan kuşakların kendi hayatlarını anlatması da denebilir buna. Bu anlatımlar kitap sayfalarında karşımıza çıkmaya başladığından beri de bu yeni akım üzerine tartışmalar hatta uluslararası buluşmalar düzenleniyor.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Tıpkı temmuzda Fransa'nın Normandiya bölgesinde ya da şubatta Almanya'daki Bremen Üniversitesi'nde gerçekleştirilenler gibi. Yazarlar ve eleştirmenler bu yeni akımın İspanyol ve Latin Amerika edebiyatının geleceğini olarak kabul etmiş durumda. Ama herkes aynı fikirde değil. Mesela Bremen'deki semineri düzenleyen Sabine Schlickers bunun bir moda olduğunu düşünüyor: "Bu bir moda olabilir ama bütün modalar gibi bunun da tehlikeleri var. Göreceğiz."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Bu akımın ürünleri otobiyografi, günlük, anı, noter onayı almış şeyler, biyografi ya da her şeyin kurmaca olduğu romanlar değil. Ama aynı zamanda bunların hepsi. Bunlar edebiyat. Bu konuda İspanyol yazar Javier Marias 'edebiyatın hepsini asimile ettiği' düşüncesinde ısrarlı. Bu akım bir bakıma Kuzey Amerika ya da genel olarak bütün dünya edebiyatına hakim olan, iyi bir romanın üçüncü tekil şahısta yazılacağı düşüncesine de bir tepki niteliğinde.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;'Ben'in kullanımı Dante, Marcel Proust, Louis-Ferdinand Céline, Jorge Luis Borges, Thomas Bernhard, Jorge Semprún ve Marguerite Duras gibi birçok isimde etkili olmuştur. İspanyol edebiyatında ise Carmen Martín Gaite, Carlos Barral, Juan ve Luis Goytisolo, Juan José Millas örnek gösterilebilir. Marias, 1987'de "Otobiyorafi ve kurmaca" başlıklı makalesinde gerçek ve doğru materyalin kullanımını anlatmış, otobiyografinin alanını sanki sadece kurmacaymış gibi sınırlandırmanın hem çekici hem de ilginç yollarını aktarmıştı. Bu makaleden iki yıl sonra "Todas las Almas / Bütün Ruhlar" adlı romanını yayımladı. 1998'de ise 'sahte romanı' "Negra Espalda del Tiempo / Zamanın Kara Sırtı"nı yayımladı. Yazar bu kitapla ilgili şöyle yazdı: "Ben, hayatını düşlediği ve yazdığı için hayatı zenginleşen ya da kınanan ne ilk yazarım ne de son yazar olacağım."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Ben'in pragmatik yaratıcılarından Marcel Proust "Anlıyorum ki, o izlenimleri aktarmak, o tek gerçek olan önemli kitabı yazmak için büyük bir yazarın kelimeyi olduğu anlamıyla kullanmaz, onu yaratır ama o kelime çoktan her birimizin içinde varolduğundan onu yorumlar. Bir yazarın görevi ve ödevi bir yorumcununki gibi bunlardır" demişti.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Şimdi bu yeniden yorumlama fikrini bir kenarda tutup Marias'a dönecek olursak eğer önce Redonda adasından bahsetmek gerekir. Redonda ya da bilinen o mizah öğesi adıyla Redonda Krallığı aslında bir Karaib adası. Ama adada ne bir yerleşim yeri var ne de başlarına kralın geçmesini gerektirecek bir insan. Bir tevatüre göre Redonda'nın yakınındaki Montserrat adasından Matthew Dowdy Shiell, kendisini 1865'te Redonda Kralı ilan etmiş. Bu hikayeyi de bir kurmaca yazar olan oğlu nesilden nesile taşımış.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Marias da Bütün Ruhlar kitabını yazarken Redonda'nın üçüncü kralı olan şair John Gawsworth'ü de tasvir etmiş. Krallık 1997'de Marias'a geçmişti. Bütün bu olaylar ve taht değişimleri ise yazarın sahte romanı Zamanın Kara Sırtı'nda anlatılıyor. Aslında kitaba ilham veren şey Marias'ın Bütün Ruhlar kitabının resepsiyonuna katılan insanlarmış, hatta Marias'a göre onlar kitaptaki karakterlerin kaynağını oluşturuyor. Tahta çıktığından beri Marias, Reino de Redonda / Redonda Krallığı'nı bir edisyonlarında bir marka olarak kullanmaya başlamştı. Hatta İspanyol yazar, krallığı süresince birçok ismi dük ve düşes ilan etmişti. Mesela İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, Titreşim Dükü; sosyolog Pierre Bourdieu, Köksüzlük Dükü ya da yönetmen Francis Ford Coppola, Megapolis Dükü ilan edilmişti. Bununla da yetinmeyen Marias dük ve düşeslerin karar verdiği bir edebiyat ödülü de yaratmıştı. Para ödülünün dışında kazanana Dükalık da veriliyordu. 2001'de dağıtılmaya başlayan ödülü alanlar arasında Olalla Dükü yönetmen Eric Rohmer ya da Ontario Düşesi yazar Alice Munro bulunuyor.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Hatta Türkçe'de Marias'ı okumak isteyenler Everest yayınlarından çıkan Ufkun Öte yanı ile Antartika'ya bir yolculuk yapabilir ya da Can yayınlarından çıkan Yazınsal Yaşamlar'ı okuyabilir. Yazar, Yazınsal Yaşamlar'da Oscar Wilde'dan James Joyce'a, Rainer Maria Rilke'den Laurence Sterne'ye birçok ünlü yazarın kısa yaşam öykülerini yine kendi bildiği o hayal dünyası ile ama bir yandan da gerçeklişkten şaşmayarak saygılı bir şekilde okuyucu ile paylaşıyor. Marias aslında onların da bir roman kahramanı olmak istediğini düşündüğü için hem kendi romanının karakterlerini oluşturuyor hem de bu insanların hayallerini gerçekleştiriyor.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Hal böyle olunca Marias'ın yazdığı kitaplarda kurmacanın payını sorgulamadan önce yaşadığı hayatın ne kadarını gerçek ne kadarını kurmaca kabul ettiğine bakmak gerekir. İnsanların yaşamadığı bir adanın kralı olan bir yazarın hayalgücünün kuvveti su götürmese de, kitabına konu ettiği dük ve düşeslerin gerçekliği de aslında bir o kadar su götürmez. Yazar aslında kendisini anlatıyor, Redonda Kralı bir yazar. Redonda Krallığı'nın gerçekliğini sorgulamak yerine yazarın romanının akışı ile ilerlemek çok daha iyi bir seçenek olacaktır. Keza kendisinin de dediği gibi, o bu gerçeklik-kurmaca karmaşasını düşleyip yaşatan ne ilk yazar ne de son yazar olacak.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Edebiyatta varlığı en muğlak olan şey her zaman 'ben' olarak kalacak keza bir romancının bütün yaşadıklarından sıyrılıp yeni bir karakter yaratmasının imkansızlığı kadar kendi hayatında yaşadıklarından beslenmesini yadsıması da beklenemez. 'Ben'in kullanımı yeni bir akım olarak İspanyol ve Latin Amerika edebiyatında yükselişe geçse de aslında kökleri diğer edebiyatlarda çok daha eskilere dayanıyor. Fransız edebiyatına bakıldığında 1857'de yayımlanan Madame Bovary, "Ben Madam Bovary" diye başlarken aslında bize kitabın yazarı Gustave Flaubert'in hayatı ile ilgili birçok şeyi anlatacağının ipucunu vermekteydi. Kitabın geneline bakıldığı zaman Flaubert'in yaşadığı dönemin Fransası'nın da tasviri ile karşılaşıyorduk.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;1976'da ise bir gün pek başarısı olmayan Hint asıllı İngiliz bir yazar yeni bir şey denemek istedi ve romanına şöyle başladı: "Ben Bombay şehrinde doğdum..." "Şeytan Ayetleri" kitabının basılmasının ardından 1988'de Ayetullah Humeyni'nin hakkında ölüm fetvası verdiği Salman Rüşdi de "Geceyarısı Çocukları"na birinci tekil şahsı kullanarak böyle başlamıştı. Hindistan ve Pakistan'ın yaşadığı çalkantılı dönem ve Rüşdi'nin hayatının bir harmanıydı bu kitap da.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Rüşdi o zamanı şöyle anlatıyor: "İçimde Salim Sinai'nin sesini keşfettiğimde yaşadığım hissi hâlâ yeniden yaşayabiliyorum. Bunu keşfettiğimde aynı zamanda kendiminkini de keşfettim. O günü on yıl süren başarısız girişimlerim sonunda o günü gerçekten yazar olduğum bir gün olarak hatırlıyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-7978563293402025364?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/7978563293402025364/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/o-aslnda-bir-kral_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7978563293402025364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/7978563293402025364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/o-aslnda-bir-kral_12.html' title='O aslında bir Kral'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv2Csyd06I/AAAAAAAACac/JCtehDl1lIQ/s72-c/javier_marias.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-2580573679429925495</id><published>2009-09-12T22:13:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:24:25.416+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Basit ve göze hitap eden bir Ergenekon</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv0wW7hgyI/AAAAAAAACaU/5UJzgT2rbd4/s1600-h/07trfs20ergenekon1.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv0wW7hgyI/AAAAAAAACaU/5UJzgT2rbd4/s400/07trfs20ergenekon1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380663291450327842" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Her şey Ümraniye'de bir gecekonduda patlayıcıların bulunmasıyla başladı. Önce Ümraniye davası olarak anılan ama artık bütün Türkiye'nin onunla yatıp kalktığı Ergenekon davası iki yılı arkasında bırakmak üzere. İki iddianame ve bu iddianamelerin ekleri yayınlandı. Birçok isim, birçok bilgi ve sayfalarca döküman. Bütün bunlar birçoklarına inanılmaz karmaşık gelse de Burak Arıkan bütün bu karmaşayı alıp hem bir sanat hem de bir araç haline getirmiş.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Massachusetts Institute of Technology , New York Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi birçok üniversitede ders veren, hem araştırmacı hem de bir sanatçı olan Arıkan "Ağlı Bilgi Görselleştirmesi" üzerine çalışıyor. Yani karmaşık verileri ilişkiler kurarak görsel hale getiriyor. Böylece normalde görülemeyen noktaları gösterip tartışılır hale getiriyor. Arıkan, filozof Gilles Deleuze'ün "Her toplumun kendi diyagramları vardır" sözüyle başlayan Ergenekon.tc projesinin www.ergenekon.tc adresindeki internet sitesinde ise yaptığı işi Ergenekon davası ile ilişkilendirmiş. Arıkan, PDF halinde yayımlanan ve resim dosyası formatında olan ilk iddanameyi OCR teknolojisi ile dijital metne çevirmiş. Daha sonra da üzerinde istatistiksel metin analizi yapmış. Arıkan, metin içinde birbirine yakın isimler arasında bağlantılar kurarak isimlerin ne kadar sıklıkta ve diğerleri ile ne kadar bağlı olduğunu inceleyerek bu diyagramı ortaya çıkarmış. Başa dönecek olursak Ergenekon davasında geçen isimlerin birbirleri ile olan ilişkilerini ve ne kadar öne çıktıklarını görselleştirmiş.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Hatta Arıkan bununla ilgili şubat ayında Delüks sanat grubu ile Galatasaray'da kısa süre açık kalan bir de sergi düzenlemiş. 2 bin 455 sayfalık ilk iddianamenin saman kağıtlara çıktısını alan Arıkan 'İddianame Odası' adı vediği bir odanın bütün duvarlarına bu sayfaları ve Ergenekon diyagramından oluşan duvar baskılarını asmış. Odaya ayrıca bir de hareketli diyagramların gösterildiği televizyon konmuş. Serginin aynı zamanda interaktif bir yapısı olmuş yani ziyaretçiler istedikleri gibi iddianame sayfalarının üstüne yazıp çizebilmiş. Arıkan sergi sonrası bütün bu sayfaları toplamış ve şimdi 'annotated (notlu) iddianame' adlı tek kopya bir kitap projesi tasarlıyor.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Peki Arıkan'ı bu diyagramı yapmaya iten neydi? Arıkan'ın cevabı aslında gayet basit: "Ergenekon davasının karmaşıklığı ve toplumda yarattığı şok beni motive etti. Dökümanın PDF resim olarak yayınlanması, yani devletin dijital okur yazarlığındaki gerilik ve ana akım medyanın Ergenekon diye yaptığı hiyerarşik diyagramlar bu olaya başlamamamı tetikledi." Arıkan iddianamenin bu halinin sadece halkın değil uzmanların da kullanabileceği bir yapısı olduğunu düşünüyor. Daha önce Türkiye Genel Seçimleri, sosyal ağlar, insan hakları gibi konulardan verilerle de çalışmış olan Arıkan'a göre diyagramlar akademik branşı değişik insanlar tarafından değişik şekillerde okunabilecek yapıya sahip.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Arıkan şu anda ekleriyle beraber ikinci iddianame üzerinde çalışıyor. Tarihi belli olmasa da Arıkan, bu çalışmanın sonucunda muhtemelen eylül ayında yeni bir sergi açacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-2580573679429925495?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/2580573679429925495/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/basit-ve-goze-hitap-eden-bir-ergenekon_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2580573679429925495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2580573679429925495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/basit-ve-goze-hitap-eden-bir-ergenekon_12.html' title='Basit ve göze hitap eden bir Ergenekon'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqv0wW7hgyI/AAAAAAAACaU/5UJzgT2rbd4/s72-c/07trfs20ergenekon1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-9196225567379723700</id><published>2009-09-12T22:09:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:24:37.186+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Yağmur İle gelen şarkılar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvyKIHHg1I/AAAAAAAACaM/ftba_gKK1EY/s1600-h/21trfs15cenk.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 268px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvyKIHHg1I/AAAAAAAACaM/ftba_gKK1EY/s400/21trfs15cenk.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380660435614139218" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Film ve dizi müziklerinden tanıdığımız Cenk Erdoğan’ın albümü İle Baykuş Müzik etiketiyle yayınlandı. Erdoğan albümünde Türk müziği ve modern caz arasında bir köprü oluşturuyor&lt;/b&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;İstanbul'da yağmurun yağmaya başladığı şu günlerde, günün yorgunluğunu kahve ile atanların yüzünü güldürecek bir albüm yayınlandı. Baykuş Müzik, Cenk Erdoğan Trio'nun İle adlı albümünü yayınladı. Perdesiz gitar üzerine uzmanlaşan Erdoğan, kurucusu olduğu Trio ile çıkardığı bu albümde hem sahip olduğu caz birikimini hem de perdesiz gitarda bağlama ve tanburdan etkilenerek geliştirdiği tekniğini kullanmış. Arda Baykurt'un davul ve Alper Kılıç'ın da kontrbas ile buna dahil olması sonucunda ortaya çıkan grubun bu ilk albümü kalabalıklardan uzaklaşmak istediğiniz anlar için bire bir.&lt;br /&gt;Albümün tamamını dinlediğiniz zaman hem caza dair hem de Türk geleneksel müziğine dair birçok şey bulabiliyorsunuz. Bir yandan enfes bir caz melodisi dinlerken bir yandan da başka bir parçada içinizden "Ayılana gazoz, bayılana limon..." diyerek gülümsemekten kendinizi alamıyorsunuz. On parçadan oluşan albümde bir de Neşet Ertaş'ın Tatlı Dillim adlı şarkısının yorumu bulunuyor. Erdoğan'ın perdeli - perdesiz gitar, e-bow ve yaylı tanbur çaldığı grubun yapımcısı Sinan Sakızlı da aynı zamanda soprano sax ile albüme eşlik ediyor.&lt;br /&gt;Bu aslında Erdoğan'ın ilk çalışması değil. Takip edenler ve albümü dikkatli dinleyenler Erdoğan'ın Gevende'nin albümünde gitar çalmış olduğuna şaşırmayacaktır mesela. Bunun yanı sıra Mircan Kaya'nın da albümünde gitar çalan Erdoğan, Serkan Çağrı'nın Âla adlı albümündeki Resim adlı şarkının bestecisi, Cengiz Onural'ın Bir Nefes Hayat adlı çalışmasının da aranjörü. Bununla da kalmayan Erdoğan, Çağan Irmak'ın Issız Adam, Ahmet Ümit'in romanından uyarlanan Turgut Yasalar'ın Sis ve Gece filminin, Kabuslar Evi, Bıçak Sırtı ve Yol Arkadaşım gibi televizyon dizilerine de müzik yaptı.&lt;br /&gt;Geleneksel müziği, caz ile birleştirmesinden ötürü yurt dışındaki müzik uzmanlarının da dikkatini çeken Erdoğan, 2004'te fusion caz grubu Screaming Headless Torsos grubunun kurucusu David "Fuze" Fiuczynski tarafından ABD'deki Berklee College of Music ve Queens College of Music'e perdesiz gitar ve Türk makamları üzerine atölye çalışması düzenlemesi ve konser vermesi için davet edilmişti. Erdoğan'ın müzik eğitimi ise çok eskiye dayanıyor. Özel Kalamış Lisesi'ndeyken Murat Ermutlu ile çıktığı bu yol 1997'de Bilgi Üniversitesi Müzik (Kompozisyon) bölümüne burslu girmeye hak kazanmasıyla yeni bir boyut kazanmış. Zaman içinde caz ve klasik kompozisyon teknikleri üzerine çalışan Erdoğan 2000'de On CUE adlı bir grup kurarak çeşitli caz kulüplerinde çalmaya başlamış.&lt;br /&gt;Hakkında daha fazla bilgiye &lt;a href="http://www.cenkerdogan.net/"&gt;http://www.cenkerdogan.net&lt;/a&gt; adresinden ulaşılan Erdoğan, kurduğu Trio ile çıkardığı bu albümle hem zihninizi dinlendirecek hem de harmanladığı teknikler sayesinde tadı damağınızda kalacak dingin bir müzik zevki edinmenize sebep olacak.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-9196225567379723700?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/9196225567379723700/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/yagmur-ile-gelen-sarklar_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/9196225567379723700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/9196225567379723700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/yagmur-ile-gelen-sarklar_12.html' title='Yağmur İle gelen şarkılar'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvyKIHHg1I/AAAAAAAACaM/ftba_gKK1EY/s72-c/21trfs15cenk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-5641051882408792058</id><published>2009-09-12T22:06:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:24:46.342+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Ezber Bozan Rüyalar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvxmQO25jI/AAAAAAAACaE/5W-La0w8sp0/s1600-h/ruya.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 280px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvxmQO25jI/AAAAAAAACaE/5W-La0w8sp0/s400/ruya.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380659819318797874" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:georgia;" &gt;İspanyol yönetmen Luis Buñuel, "Neden rüya gören bir insanın rüyasını ben de göremiyorum? Can sıkıcı bir durum bu. Ben sinema yaparak böyle bir engeli ortadan kaldırıyorum" dediği zaman muhtemelen Güney Koreli Kim Ki Duk'un dehasını öngörmemişti.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Siz hiç rüyalarınız gerçek olsun istediğiniz mi? Rüyalarınızda yarattığınız bir dünya da kalmak ya da o dünyadan arkanıza bakmadan kaçmak istediniz mi? Şimdi rüyalar ve rüyalarda yaşamakla ilgili aklınızdaki bütün soruları bir kenara bırakın çünkü Kim Ki Duk'un son film "Rüya" bütün ezberlerinizi bozuyor.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Japon oyuncu Joe Odagari'nin canlandırdığı Jin, sevgilisi tarafından terkedilmiş ve çektiği acıdan gecesi gündüzüne karışmış bir genç. Yaşadığı hayatta evin her yeri hâlâ sevgilisinin anıları ile dolu, geceleri ise rüyasında sevgilisinin peşinden gidiyor. Onu izliyor, takip ediyor... Bir gece yine rüyasında sevgilisini takip ederken başka bir arabaya çarptığını görüyor ve fırlayarak uyanıyor. Derin derin ve kesik kesik nefes alıyor. Rüyası o kadar gerçek geliyor ki Jin'e kalkıp rüyasında kaza yaptığı yere gidiyor ve gerçekten bir kaza olduğunu görüyor. Afallamış ve bir o kadar da korkarak polise yaklaşıp olayla ilgili bilgi almaya çalışıyor. Biz bu sırada Jin'in siyah jipini görüyoruz ama polisin verdiği araba eşgali ise beyaz... Bu noktada filme Koreli oyuncu Lee Na-Young'ın canlandırdığı Ran dahil oluyor. Evinden apar topar polis karakoluna götürülen ve durmadan "Ne yapıyorsunuz? Ben bütün gece uyuyordum" diye bağıran beyazler içinde bir genç kız.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Polis karakolunda Ran ifade verirken, Jin devamlı polis şefinin ve Ran'ın sözünü keserek aslında bütün bunları kendisi rüyasında gördüğünü ve aslında arabaya da kendisinin çarptığını anlatmaya çalışıyor. Polis şefi Jin'i azarlamaya başladığında ise film ilk ve tek gerçekliği ile çarpışıyor. Bir adamın rüyasında gördüğü şeyleri bir kızın yaşıyor olması ne kadar gerçek olabilirdi ki? İşte bu noktada Kim Ki Duk'un o ince zekası hünerini gösteriyor ve biz aslında Ran'ın uyurgezer olduğunu öğreniyoruz. Aşk acısı çeken bir adamın rüyaları bir uyurgezerin vücudunda hayat buluyordu. Ama bu hüner bununla da kısıtlı değildi, Ran tiksindiği için ayrıldığı için eski sevgilisine gidiyordu bu uyurgezer hallerinde her gece.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Yin Yang gibilerdi aslında... Jin terkeden sevgilisinin özlemi ile yanıp tutuşuyordu. Uyanık olduğu zamanla onun hasreti ile yanıp tutuşuyordu, rüyalarında ise onun peşinden ayrılamıyordu. Ran ise sevgilisini artık ona dayanamadığı için terketmişti ama Jin'in rüyalarını gerçekleştirdiği sırada kendisini hep eski sevgilisinin yanında buluyordu. Sabah kendi yatağında uyandığında ise bir dakikasını bile hatırlamıyordu.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Geriye ise birbirini hiç tanımayan iki insanın bu açmazdan kurtulması kalıyor. İlişkilerin sarpa sardığı çıkmaz sokaklardan, aşk acısı çekmeye, zihnimizde biriktirdiğimiz anılardan iletişememeye kadar birçok konuya el atan Kim Ki Duk yine bütün filmlerinde olduğu gibi şaşırtmaya ve bir görsel şölen sunmaya devam ediyor. Filmde kalabalık yerine boş sokaklar ya da terkedilmiş gibi gözüken tapınaklar karşılıyor sizi. Jin ve Ran dışında da çok fazla oyuncu bulunmuyor aslında filmde. Filmin sadeliği bu alanlarda da kendisini gösteriyor. Kim Ki Duk severler için bu sefer belki şiirsel kisvesi altında verilen o şiddet dozajı biraz yükselmiş olabilir ama yine de yönetmenin sadık izleyicilerinin rahatsız olacağını sanmıyorum.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;"Please Teach Me English" filmi ile meşhur olan ve Kore'nin Lee Na-Young'a eşlik eden Joe Odagari de aslında Miwa Nishikawa'nın yönettiği "Sway (Yureru)" filmindeki oyunculuk performansından bu yana Kim Ki Duk'un ilgisini çekiyormuş zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-5641051882408792058?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/5641051882408792058/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/ezber-bozan-ruyalar_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5641051882408792058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5641051882408792058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/ezber-bozan-ruyalar_12.html' title='Ezber Bozan Rüyalar'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvxmQO25jI/AAAAAAAACaE/5W-La0w8sp0/s72-c/ruya.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-5421485249421120607</id><published>2009-09-12T22:02:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:24:55.953+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Susan Sontag</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvw7gNOshI/AAAAAAAACZ0/LCqyno2rnAo/s1600-h/sontagweb.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 391px; height: 293px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvw7gNOshI/AAAAAAAACZ0/LCqyno2rnAo/s400/sontagweb.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380659084872561170" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Fotoğrafa yeni başlayanlara verilen iki kitap vardır; birisi John Berger'in Görme Biçimleri, diğeri ise Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine'si. Bu kitaplar tekniğinizi geliştirmez ya da değiştirmez ama algınıza yeni bir boyut katar. Hele de Sontag'la olan bağınızı koparmazsanız sadece fotoğraf değil aklınıza gelecek birçok şey ile ilgili algı kapılarınızı ardına kadar açabilirsiniz. İnsan hakları savunucusu, yazar, aktivist ve nice sıfatı birlikte bünyesinde barındıran Sontag, hayatı boyunca dünyanın en üretken insanlarından birisi oldu. Ta ki 28 Aralık 2004'te kan kanserine yenik düşene ve Paris'teki Montparnasse Mezarlığı'na gömülene kadar.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Makaleleri ile düşünsel anlamda birçok insanı besleyen Sontag şimdi çok daha özel çok daha kişisel bir şekilde bu yolda yürümeye devam ediyor. Biseksüelliği her zaman hayatında arka planda kalmış Sontag'ın günlükleri ölümünden dört yıl sonra tek oğlu yazar ve akademisyen David Rieff tarafından halka açılıyor. Üç parça halinde Penguin yayımevi tarafından basılacak olan günlükler, ocak ayından itibaren "Reborn: Early Diaries, 1947-1964" adıyla raflardaki yerini alacak.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Eleştirmenleri etkilediği kadar da kızdıran Sontag, 1946'da daha 16 yaşındayken günlüğüne şöyle yazmıştı: "Her şeyi yapmaya çabalıyorum. Her yerde zevke hazırlıklı olmalıyım ve onu bulmalıyım da çünkü o her yerde! ...her şeyin önemi var!" İlk kez yayımlanan günlüklerinde Sontag 15 yaşındayken ilk kez cinselliğini keşfetmesini anlatıyor: "Çok gencim ve muhtemelen hırslarımın en rahatsız edici yanları zamanla kaybolacak. O yüzden şimdi lezbiyen eğilimler olduğunu hissediyorum (bunu ne kadar isteksizce yazıyorum.)"&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;16 yaşına geldiğinde ise günlüğüne ilk cinsel deneyimini aktarırken, bu kadından kimliğini korumak adına "H" diye bahsediyordu: "Muhtemelen sarhoştum, ama H benimle sevişmeye başladığında çok güzeldi. Biz yatmaya gitmeden önce saat gecenin dördü olmuştu. Onu arzuladığımın bilinçli bir şekilde farkına vardım, bunu o da biliyordu."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Biseksüelliği her ne kadar muğlak kalmış gibi görünse de -en azından bu günlükler su yüzüne çıkana kadar- o aslında bu konuda mümkün olduğu kadar çok ipucu vermişti. Bir keresinde bir röportajında yaşlanmayı şöyle anlatmıştı: "Yaşlandığınızda, 45 ya da üstü, erkekler size ilgi duymayı bırakıyor. Ya da başka bir deyişle, benim ilgi duyduğum erkekler bana ilgi duymuyor. Ben genç bir erkek istiyorum. Güzelliği seviyorum. Ben yedi kere aşık oldum. Hayır, hayır aslında dokuz. Beş kadın, dört erkek."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvxHVm4vhI/AAAAAAAACZ8/yGtybbMWxjQ/s1600-h/0205OB.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 380px; height: 274px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvxHVm4vhI/AAAAAAAACZ8/yGtybbMWxjQ/s400/0205OB.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380659288185814546" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Aslında Sontag'ın hayatında başka kadınlar da oldu ama bunların arasında en bilinenleri aktris Nicole Stephane, fotoğrafçı Annie Leibovitz, koreograf Lucinda Childs ve yazar Maria Irene Fornes idi. Ama en göz önünde olan ilişkisi Leibovitz olmuştu. Onlar sadece 'sevgili' değildi aynı zamanda birlikte de çalışıyorlardı. 1999'un sonunda Leibovitz, sontag ile ortaklaşa "Women / Kadınlar" adlı bir fotoğraf kitabı çıkarmıştı. Leibovitz, bu kitapta bulunan kadınları fotoğraflamaya başlamadan önce birçok insan gibi Sontag da bir liste yapıp kendisine vermişti ve kitap bittiğinde listenin çoğu fotoğraflanmıştı. Leibovitz bir röportajında Sontag'ın sürece nasıl dahil olduğunu şu sözlerle anlatmıştı: "Bu onun fikriydi. Buna doğrudan kapılmadım. Arkadaşlarımla ve çalıştığım diğer insanlarla konuşunca bu fikir onları çok heyecanlandırdı. Onları heyecanlanması da beni sevindirdi ve onların heyecanlamasının ilginç olduğunu düşündüm. Ama aslında kimse kitabın neyle ilgili olması gerektiğini bilmiyordu. Kimin o kitapta yer alması gerektiğini de bilmiyordu. Susan bir başlangıç listesi yaptı. Geçenlerde bir göz attım ve sanırım listede bulunan bir ya da iki kişi dışında on beş kadının hepsini fotoğraflamışız. Konuyla ilgili bir yazı yazacağını söylemişti ama sonuna kadar tam olarak hemfikir olmadı. Eğer kitabı beğenmeseydi, bir yazı alamayacağımı hissediyordum. Sonunda Joan Didion'ı aramak zorunda kalacağımı ya da benzer bir şeye mecbur kalacağımı düşünüp duruyordum."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;!f 2008 film festivalinde Leibovitz'in hem fotoğrafçılık kariyerinin hem de hayatının anlatıldığı "American Masters: Annie Leibovitz: Life Through a Lens" filminde, konu Sontag'a geldiği zaman fotoğrafçının konuşmakta zorlandığı ve ağlamasına ramak kaldığı da gözlerden kaçmamıştı.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Biseksüelliği bir kenara aslında Sontag evlenmişti. Hem de 17 yaşında sadece 10 gün süren bir kur evresi sonrasında. Sontag, Philip Rieff ile sadece sekiz yıl evli kaldı. Bu evlilikten doğan ve şu anda annesinin günlüklerini yayımlama kararı alan David, annesinin Farrar, Straus and Giroux yayımevinde editörlüğünü bile yapmıştı. Şimdi ise verdiği bu kararın arkasında duruyordu: "Kaliforniya Üniversitesi'ne araştırmalarını satmaya karar verdiği gerçeğini de göz önünde bulundurunca, verdiğim karar çok zor olsa da bana aslında pek bir seçenek bırakmıyordu. Açıkçası günlük kaçınılmaz bir şekilde basılacaktı o yüzden bunu kendim yapmak istedim. Beni rahatsız ettiği için bir şeyi atmak gibi bir davranışta bulunmamak ya da annemin dünyanın öğrenmemesini istediği bir şeyi kesmemek için edisyon sürecinde çok çaba harcadım."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Sontag'ın günlüklerinde sadece cinselliği keşfi bulunmuyor tabi ki. Günlüğünün ilk sayfalarında Sontag, Anrde Gide ya da Rainer Rilke'nin kitaplarını nasıl da bir çırpıda hevesle okuduğunu anlatmış. Oğlu ise bu durumun normal olduğunu düşünüyor: "O bir dahîydi ve bir dahînin iştahına sahipti. Benim gibi dahî olmayanlar için onun okuduğu kadarını okumak daha uzun zaman alıyor. Bence bu kitabın okuyucularına yararı, kişinin kendini yaratması ile ilgili. Daha birçok listesi olmasına rağmen, bu kitaba bazı listeleri koymamın sebebi de bu."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Sontag'ın bütün kariyerini ve sahip olduğu bilgiyi bir kenara bırakırsak nihayetinde o David'in annesiydi. David'e göre sontag'ın gençliği ile daha sonra annesi olarak tanıdığı kadın arasında çok fark yoktu: "Bence o kadar değişmedi. Günlüğünü okurken en çok takıldığım şey bu olmuştu. Merakı ve doymak bilmezligi olduğu gibi duruyordu, 15'inde neyse hâlâ oydu. Bu açıdan olağanüstü bir şekilde aynı kalmıştı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-5421485249421120607?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/5421485249421120607/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/susan-sontag_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5421485249421120607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5421485249421120607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/susan-sontag_12.html' title='Susan Sontag'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvw7gNOshI/AAAAAAAACZ0/LCqyno2rnAo/s72-c/sontagweb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-3171578696782162656</id><published>2009-09-12T21:59:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:25:06.863+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Ölüm Denizinde Yüzen Bir Oğulun Anıları</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvv8TnYPFI/AAAAAAAACZs/aO4Aij9EpeI/s1600-h/9786051030241.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 283px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvv8TnYPFI/AAAAAAAACZs/aO4Aij9EpeI/s400/9786051030241.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380657999160818770" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;David Rieff, Susan Sontag’ın editörü, arkadaşı ve Philip Rieff’le ilişkisinden olan çocuğu. David Rieff’in, annesiyle olan mesafeli ilişkisini, bir anne olarak Susan Sontag’ı ve yazarın son yıllarında kanserle mücadelesini anlatığı kitabı Ölüm Denizinde Yüzmek Agora Kitaplığı tarafından yayımlandı&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;“Kendimi Vietnam Savaşı gibi hissediyorum, bedenim istila edildi, sömürgeleştiriliyor. Üzerimde kimyasal silahlar kullanıyorlar. Ve ben buna sevinmek zorundayım." Bu cümle Susan Sontag'ın hastalık tanımıydı, en azından kendi hastalığı kanserin tanımıydı. Sontag'ın Bir Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları kitabını bilmeyenler için belirtmek gerekir, Sontag bütün kanser savaşları boyunca notlar tutmuş ve çoğu bu kitabında yer almıştı. Yukarıdaki cümle ise yazar, aydın, insan hakları savunucusu ve daha nicesi olan Sontag'ın yazar ve akademisyen oğlu David Rieff'in anılarını anlattığı Agora Kitaplığı'ndan çıkan Ölüm Denizinde Yüzmek kitabında alıntılandı...&lt;br /&gt;Dünyanın gırtlağına kadar battığı politik ve benzeri bir sürü sorun üzerine çok doğru ve parlak fikirleri olan bu kadının kendi hastalığı söz konusu olunca sözcükler gırtlağında düğümleniyordu. Ölümüne sebep olan ve bilmem kaçıncı kanser teşhisinden geçen bu yolda Sontag'ın yanında kalarak ona destek olma çabasını sarf edenlerin başında tek oğlu David geliyordu. Sontag 17 yaşında Philip Rieff ile evlenmiş ve sadece sekiz yıl süren bu evlilikte David doğmuştu. David ile olan ilişkileri ise değişikti, mesela ikili aynı zamanda iş arkadaşıydı. David, Farrar, Straus and Giroux yayımevinde annesinin editörlüğünü yapmıştı. O sabah, yani son teşhisi öğrenmek için doktoru ziyarete gitmeden önce karşılaşmalarını şöyle anlatıyor David: "Yine o zamanı düşündüğümde, anneme sımsıkı sarılmış ya da elini tutmuş olmayı isterdim. Ama ikimiz de birbirimize olan duygularımızı fiziksel yolla göstermezdik pek, insanların kriz anlarında en beter yönlerini ortaya dökmelerine ilişkin aramızda onca şey yazılmış ya da söylenmiş olmasına rağmen, en azından benim deneyimlediğim kadarıyla, gerçekten hissettiğimizin sınır çizgisinin berisinde kalanları göstermekle yetinirdik sadece. Annemle sözcükleri paylaşırdık ama, duygu yüklü olsalar da bu sözcükler, o anda Konfederasyon doları ya da Sovyet rublesi kadar değersiz kalırlardı. Diyeceğim, o sabah, ben kendi korkumu hatırlamamakla birlikte, onunkini bütün canlılığıyla tasavvur etmeye çalıştığımı hatırlıyorum."&lt;br /&gt;Hastalığı öğrenmelerinden bir gün öncesinden başlayan aslında bir nevi David'in, annesinin hastalığı için tuttuğu günlük olan kitap Sontag'ın ölümüne kadar devam ediyor. Dokuz bölüm ve bir sonsözden oluşan kitapta Sontag'ın son teşhis karşısındaki tavrı, arkadaşlarının onu yalnız bırakmamak için her daim evde birilerinin bulunduğu anlatılıyor. Bir oğul olarak Sontag'ın nasıl gözüktüğüne dair birçok besleyici yorum bulunuyor kitapta: "Doğru mu bilmiyorum, ama benim izlenimim, annemin daima gelecekte yaşadığı. Son derece mutsuz geçen çocukluğunda, bir yetişkin olarak gelecekteki varlığı, kendini son derece uzak hissettiği ailesinden zincirlerini koparacağı zaman hakkında hayaller kurarmış. Babamla yaptığı duygusal anlamda yoğun ama bir o kadar da düzensiz ve imkânsız evlilik sırasında, kendi başına New York'ta sürdürdüğü bağımsız bir hayatın hayallerini kurduğuna inanıyorum -bir yazar hayatını kastediyorum, o zaman sürdürdüğü akademisyen hayatını değil."&lt;br /&gt;David'in bu düşüncesi annesinin ölümünden sonra bile değişmemişti hatta işin ironik yanı bu düşüncenin daha da güçlenmiş olmasıydı: "Annem öldükten kısa bir süre sonra kişisel eşyalarının dökümünü yaparken, cüzdanında bir deste kart buldum: müzelere üyelikler, performans merkezleri, uçağa sık sık binenler için kampanyalar, lokantaların adresleri, sadece bu cüzdan bile gelecek güzergâhlarla doluydu."&lt;br /&gt;Annesinin hayatı ne kadar sevdiğini ve aslında geçirdiği onca operasyona rağmen ona sıkı sıkı tutunduğunu hatta hayatta kalarak birçok doktorun istatistik tablolarında değişik bir yerde durduğunu anlatan David, annesinin hayatla ilişkisini de şöyle anlatıyor: "Onun bu dünyada var olma biçimini betimlemek için tek sözcük seçmek zorunda kalsaydım eğer, bu sözcük “arzulu” olurdu. Görmek, yapmak, denemek ve bilmek istemediği hiçbir şey yoktu." Yakın bir zamanda David, annesinin gençlik döneminde tuttuğu günlükleri yayımlama kararı almıştı. O günlüklerde de Sontag, 1946'da daha 16 yaşındayken de benzer düşüncelere sahipti: "Her şeyi yapmaya çabalıyorum. Her yerde zevke hazırlıklı olmalıyım ve onu bulmalıyım da çünkü o her yerde! ...Her şeyin önemi var!"&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-3171578696782162656?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/3171578696782162656/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/olum-denizinde-yuzen-bir-ogulun-anlar_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/3171578696782162656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/3171578696782162656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/olum-denizinde-yuzen-bir-ogulun-anlar_12.html' title='Ölüm Denizinde Yüzen Bir Oğulun Anıları'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvv8TnYPFI/AAAAAAAACZs/aO4Aij9EpeI/s72-c/9786051030241.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-2110369272016445877</id><published>2009-09-12T21:54:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:25:19.288+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Şehrin içindeki halk müziği</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvvfii_f2I/AAAAAAAACZk/v4xScct1HFw/s1600-h/25trfs14kirika_3.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 300px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvvfii_f2I/AAAAAAAACZk/v4xScct1HFw/s400/25trfs14kirika_3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380657504952745826" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b style="font-family: georgia;"&gt;Daha önce çeşitli film ve diziler için şarkılar yapan Kırıka’nın ilk albümü Kaba Saz yayınlandı. 12 şarkıdan oluşan albümde Ege Denizi’nin, lodosun ve çiftetellilerin tadını almak mümkün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kara kültürüne ve onun eğlence anlayışına teslim olmaya başlayan Türkiye’de, insanların unuttuğu deniz kokusunun peşinde olduğunu söyleyen Kırıka’nın sonunda Kaba Saz adlı albümü çıktı. Daha önce Organize İşler ve Dondurmam Gaymak gibi filmlerdeki Pireli Sirto ve Hicazkâr Zeybek parçalarıyla tanınan Kırıka 2000’de kurulmuş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kırıka’nın miladı aslında tam olarak 2 Ocak 2000’ye dayanıyor. Salih Nazım Peker, Sarp Keskiner, Cem Devrim Akdoğan ve Orçun Baştürk tarafından kurulan Kırıka, 2001’de İstanbul ve Saraybosna’da konserler vermiş. Geri kalan bütün zamanlarını repertuar çalışmalarına ayıran Kırıka 2000-2003 döneminde, Sarp Keskiner’in gruptan ayrılması ve Cem Devrim Akdoğan’ın hayatını kaybetmesi üzerine kadro değişimi yaşadı. 2004’te Akdoğan’ın yerini alan ve grupta perdesiz bas gitar çalan Hasan Devrim Kınılı ile yoluna devam eden grup Yabancı Damat dizisinin ilk versiyonu için müzik yapmaya başladı. Grupta şu anda ney ve trombonda Murat Ferhat Yegül bulunuyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Buram buram Ege ve İzmir kokan Kırıka, kendi deyimiyle “Gelenekten gelen şarkıları bir müzeci gibi yorumlamaktan çok gelenekten beslenip, bugünün şarkılarını yaratmaya çalışıyor.” Albümdeki şarkılarının adlarına bakınca da zaten grubun hissiyatı kolayca anlaşılıyor; Rast Zeybek, Sonbaharda İzmir’e Özlem... Ayrıca grubun MySpace sayfalarındaki Yağ Satarım Bal Satarım yorumu da dinlenmeye değer.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Egeliler ve birçok İzmirli için pek çok anlam ifade eden açık hava, deli lodos, zeybekler, çiftetelliler, rakı ile esrimek ve dans etmek Kırıka’nın müziğinin ruhuna yansıyanlar aslında.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kırıka’nın beslendiği kaynak ise 1800’lerin sonlarından 1960’lara kadar İstanbul, İzmir, Selanik gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit şehirlerinde ortaya çıkan ve özellikle meyhanelerde yaşayan “şehirli halk müziği” olmuş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kırıka bu etkileşimi şöyle anlatıyor: “Bektaşi nefeslerinin rindaneliğini, oyun havalarının hovardalığını, Karagöz-Hacivat müziklerinin çocuksu-neşesini, yeniçeri kahvehanelerindeki kabadayı hallerini, rembetikoların külhaniliğini, kantoların hafif meşrepliğini ve içli sevda şarkılarının hüznünü içinde barındıran bu kalender müzik o eski zamanlarda kâh bir Rum hatunun sesinden, kâh Urfalı bir gazelhanın nağmelerinden, kâh İstanbullu bir beyefendinin nidalarından yükseliyordu. Kırıka, mayasını işte buralarda buluyor, ruhu kırıklık... Yani şehirli olmanın ortaya koyduğu melez olma durumu.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Bağlama, cura, elektro saz, abdal sazı, cümbüş, lavta, buzuki ve tzouras gibi birçok müzik aletini kullanan Kırıka’ya bu 12 şarkılık albümünde katkısı bulunan müzisyenler ise şöyle; Sarp Keskiner, Tolga Akşit, Stelyo Berber, Gevende’den tanıdığımız Okan Kaya ve Ahmet Kenan Bilgiç, Deniz Coşkuner, Özgür Yılmaz, Şenol Örsçüler, İsmet Örsçüler, Yıldırım Doğanay, Çetin Erlik, Sinan Sakızlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-2110369272016445877?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/2110369272016445877/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/sehrin-icindeki-halk-muzigi_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2110369272016445877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/2110369272016445877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/sehrin-icindeki-halk-muzigi_12.html' title='Şehrin içindeki halk müziği'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/Sqvvfii_f2I/AAAAAAAACZk/v4xScct1HFw/s72-c/25trfs14kirika_3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4050488685522662781.post-5384658694882109772</id><published>2009-09-12T21:44:00.002+03:00</published><updated>2009-12-28T14:25:29.280+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Don Quijote Gibi Deli ve Hayalciyim: İsmail Kadare</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvuYPispsI/AAAAAAAACZc/N3mmivmTlFQ/s1600-h/kadare.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvuYPispsI/AAAAAAAACZc/N3mmivmTlFQ/s400/kadare.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380656280080524994" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="font-family: georgia; font-size: 12pt;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;Yıllardan 1983... Ünlü İtalyan aktör Marcello Mastroianni, savaştan 20 yıl sonra Arnavutluk'a dönen ve ölen askerlerin kemiklerini arayan bir general rolünde karşımıza çıkar. "Yerin altına gömülü on binlerce askerin cesedi uzun yıllardır onun gelişini bekliyordu, ve o sonunda burdaydı, bir mesih gibi, elinde listeler, yanında haritalar ve onları çamurdan çıkarıp aileleri ile buluşturacak direktifler. Diğer generaller bitmez tükenmez asker taburlarını yenilgiye ve yıkıma sürükledi. Ama o, kalan birkaçını unutuluş ve ölümün elinden almaya geldi. Mezarlıktan mezarlığa dolaşacak, ülkedeki bütün savaş alanlarını kaybolanları bulmak için dolaşacaktı. Ve çamura karşı verdiği mücadelesinde hiçbir aksilik yaşamayacaktı çünkü arkasında istatistiksel kesinliğin sihirli gücü vardı." Bu cümleler Mastroianni'nin Ölü Ordunun Generali adlı filmde canlandırdığı General Ariosto'yu anlatıyordu. Bu kelimelerin sahibi ise geçen hafta Asturias Prensi Edebiyat Ödülü'nü kazanan Arnavut yazar İsmail Kadare'ydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadare, dünya çapında üne kavuşmasını sağlayan Ölü Ordunun Generali kitabını, filmden 20 yıl önce 1963'te yazmıştı. Aslında Kadare, Arnavutluk halkı için bir roman yazarından çok daha fazlasıydı. O Balkanların Don Kişotu'ydu. Seçici kurul ödülü verirken, Kadare'nin Arnavutluk edebiyatının en üst seviyesini temsil ettiğini ve kendi köklerini unutmadan sınırları geçerek totaliterciliğe karşı evrensel bir ses gibi yükseldiğini söylemişti. Jürinin kararını okuyan İspanya Kraliyet Akademisi Başkanı Victor Garcia de la Concha ise Kadare'yi şu sözlerle tanımlamıştı: "Topraklarında trajediyi, devam eden savaşları gündelik bir dille, lirizmi de kullanarak anlatma yeteneğine sahip bir yazar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1936'da Gjirokaster'de doğan yazar, Tiran Üniversitesi'nde Tarih ve Filoloji okumuş, ardından da Moskova'daki Maxim Gorky Edebiyat Enstitüsü'ne devam etmişti. 1936'da doğan Kadare, 20 yaşındayken öğretmenlik diploması almıştı. 1970'te Halkın Konseyi'ne delege olarak seçilmişti ve bu Kadare'ye seyahat ve kitaplarını yurtdışında yayımlayabilme özgürlüğü vermişti. 1971'de yazdığı Taştaki Kronik kitabı, Tavşan Kaç kitabı ve serisi ile meşhur olan  Amerikalı yazar John Updike tarafından New Yorker'daki bir makalede "sofistike ve şiirsel düzyazı özelliğinin yanı sıra anlatım derinliğine sahip" sözleriyle anlatılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkesinde önce bir şair olarak adından söz ettiren Kadare'nin en büyük esin kaynağı ise Balkan tarihi ve efsaneleriydi. 2005'te de Booker Ödülü'nü kazanan Kadare'nin eserleri ilk kez Enver Hoca'nın baskıcı komünist rejimi sırasında ilgi toplamaya başlamıştı. Yazar, komünist rejim sırasında totaliterciliğe ve ince alegorilerle sosyalist gerçekçiliğe saldırmıştı. 1975'te yazdığı siyasi hiciv içeren bir şiiri yüzünden üç yıl boyunca yazması yasaklanmıştı. Daha sonra Kadare 1977'de Enver Hoca'yı öven bir roman yazarak hükümeti bir daha karşısına almamaya çabalamıştı.&lt;br /&gt;Rüyalar Şatosu kitabında totaliterciliğin politik bir alegorisini yapmıştı. Kitap Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde geçiyordu ve 1981'de basılır basılmaz yasaklanmıştı. Bir yıl sonra da Kadare, Arnavut Yazarlar ve Sanatçılar Birliği tarafından kurgusunun çoğunu tarih ve mitlerin içine saklayarak siyasetten kasten kaçınmakla suçlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnavutluk ise kendi değişimini yaşıyordu o dönemde. Enver Paşa 1985'te ölmüştü, yerine ise Ramiz Ali geçmişti. Arnavutluk'un komünist rejimden kurtulmasına aylar vardı ama Kadare bunu göremedi, en azından o topraklarda. 1990'a gelindiğinde Kadare, Fransa'ya siyasi sığınma talebinde bulundu. Demokratikleşme lehine açıklamalar yayımlayan yazar, "Diktatörlük ve gerçek edebiyat  bağdaşmaz. Yazar diktatörlüğün doğal düşmanıdır" demişti. Fransa'ya gittikten sonra ise Kadare dünya çapında tanınan bir yazar haline gelmişti. Arada doğduğu topraklara uğrasa da Kadare hala Fransa'da yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan davası (Kırık Nisan), zorla evlendirilmekten kaçan ve sevdiği adama varan fabrika kızı (Evlilik) gibi konuları işleyen Kadare, 1988'de yazdığı Konser kitabında Arnavutluk'un bir diğer komünist ülke olan Çin'den kopuşunu inceliyordu. Hatta bu kitap Fransız dergisi Lire tarafından yılın en iyi kitabı seçilmişti. 1992'de Fransızca yazdığı Piramit romanında ise yazar Enver Hoca'nın süslü heykellere olan ilgisi ile dalga geçiyordu Arnavut yazar. Piramit formu bilindiği üzere diktatörlerin hiyerarşi sevdasının bir formuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enver Hoca döneminde bir saygınlığı olduğu için sansüre çok takılmadığı düşünülen Kadare'nin rejim yanlısı mı yoksa muhalifi mi olduğuna dair birçok tartışma vardı, ki bunların çoğu da hala sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserleri 40 ülkede yayımlanan Kadare, Nobel Edebiyat Ödülü'ne de aday gösterilmişti. Don Kişot'un neden Balkan kültürüne ait olduğuna ve hatta ilk Arnavutça'ya çevrildiğine değinen Kadare, "70 yıllık hükümdarlığında Komünistler, Batılı liderleri Don Kişotlukla suçladı. Ardından gelenler de aynısını yaptı ve Stalinistleri Don Kişotlukla suçladı. (...) Gördüğünüz gibi Don Kişot hep kaybeden çünkü onun adını kullanan politikacılar onun seviyesinde değil ve onun asaletinin birazına bile sahip değil" diyor. Arnavut yazar, bu yüzden politikacıların şövalyenin adını bir aşağılama olarak kullanmaktan yasaklanması gerektiğini düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizim karakterimiz idealist, iyi anlamıyla ben Don Kişot'a benziyorum, sadece deliliği değil aynı zamanda hayalciliğiyle de. Bu deliliğinin özgürlükle de ilgisi var" diyen Kadare'nin şövalyeye olan aşkından da "Balkanlar'da Don Kişot" eseri doğuyor. Kadare burada bu beyfendiyi Arnavutluk'ta nasıl gördüğünü anlatıyor. "Burada çok popüler" diyor Kadare ve ekliyor: "sanki ulusal bir karakter gibi algılanıyor, Arnavut birçok yazar Don Kişot'un maceralarıyla Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanlar'ın maceralar arasında paralellik kuruyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadare'nin sinemaya uyarlanan diğer eserleri ise 2009'da Küller ve Kan, 2008'de Comet'in Zamanı, 2001 ve 1987'de Güneşin Ardında, 1985'te Të Paftuarit, 1979'da Yüz Yüze ile Radiostacioni. 1964'te ise Victor Gjika'nın yazıp yönettiği Kur Vjen Nëntori filminin senaryosunu yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(Taraf Gazetesi)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4050488685522662781-5384658694882109772?l=pilkiz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pilkiz.blogspot.com/feeds/5384658694882109772/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/don-quijote-gibi-deli-ve-hayalciyim_12.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5384658694882109772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4050488685522662781/posts/default/5384658694882109772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pilkiz.blogspot.com/2009/09/don-quijote-gibi-deli-ve-hayalciyim_12.html' title='Don Quijote Gibi Deli ve Hayalciyim: İsmail Kadare'/><author><name>Pınar İlkiz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06889075388424169109</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_2x3wjoAUGOY/S0Tq5ouu1mI/AAAAAAAAABc/i6dMisLMOac/s1600-R/mmm.thumb.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bHp7OTL1Jks/SqvuYPispsI/AAAAAAAACZc/N3mmivmTlFQ/s72-c/kadare.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
