Denize Karşı İzlanda Rüzgarı


16. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde bu akşam Emiliana Torrini 21.00’da İstanbul Modern’de, Marc Sinan da Nardis Jazz Club’da 22.30’da sahne alıyor

Bazı şarkılar yeniden yorumlanmış halleriyle daha güzeldir. Hatta o kadar güzeldir ki orijinalini dinlediğinizde aklınız yine de yeniden yorumlanmış halinde kalır. Benim Emiliana Torrini maceram da böyle başladı. Adının çekiciliğine kapılıp, I Hope I Don’t Fall In Love With You şarkısı dinlemiştim ve şarkıyı söyleyen kadının sesine hayran kalmıştım. Benim dinlediğim şarkıyı Emiliana Torrini söylüyordu. Benim için yıllarca bu şarkıyı o söylemişti. Ta ki bir gün şarkının aslında Tom Waits’e ait olduğunu öğrenene kadar. Şarkıyı bir de sahibinden dinledim, olmadı. Benim için o şarkıyı hâlâ o narin sesli kadın söylüyordu. Sonrasında biraz araştırınca aslında “Paraya ihtiyacımız yok çünkü genciz, yüzümdeki bütün makyajla sabaha kadar uyanık kalalım” gibi sözlerine pür neşe eşlik ettiğimiz Unemployed In Summertime şarkısının da ona ait olduğunu öğrenmiştim. Hatta bu şarkının aslında Torrini’nin çıktığı turneler sırasında görüp aşık olduğu ve yaşamaya karar verdiği Londra’ya ithafen yazılmış bir havası da vardır.


Zaten Torrini, çıkışını bu şarkının da içinde olduğu 1991’de piyasaya çıkan Love In The Time of Science albümü ile yapmıştı. O zamandan bu zamana Torrini’nin adını hiç duymayanlar ise İzlandalı şarkıcı ile Peter Jackson’ın yönettiği 2002 yapımı Yüzüklerin Efendisi: İki Kule filminin bitiş jeneriğindeki “Gollum’s Song” şarkısıyla tanıştı. 1977 doğumlu şarkıcı, müzik kariyerine yedi yaşında bir soprano olarak başlamıştı. Sopranoluk hayatı ise 17 yaşında bir müzik yarışmasına katılıp I Will Survive şarkısını söyleyene kadar devam etti. Bir dönem babasının İzlanda’daki dükkânında garsonluk bile yapmış olan Torrini, kariyeri boyunca Buffy The Vamire Slayer, Grey’s Anatomy ve One Tree Hill gibi dizilere de şarkı yaptı. Torrini, Kylie Minogue ve GusGus gibi isimlerle de birlikte çalıştı.


2005’te Fisherman’s Woman albümünü çıkaran Torrini, son albümü Me and Armini’yi ise 2008’de yayınladı. Torrini’nin müziğindeki değişimi ise albümlerdeki farklı tarzları ile özetleyebiliriz.

(Taraf Gazetesi)

Gardel'in Gölgesinde bir Tango Aşığı


Siz hiç bir müzikali okudunuz mu? Can Yayınları'ndan çıkan ve Federico Andahazi'nin yazdığı Gölgedeki Gezgin size bu fırsatı veriyor

İspanyolca aslından Saliha Nilüfer'in çevirdiği kitap Buenos Aires'te efsane olan Juan Molina'yı anlatıyor ama aynı zamanda biraz tango dendiğinde ilk akla gelen isim olan Carlos Gardel'den, biraz da bu ikiliyi bir araya getiren, masmavi gözleri ile erkeklerin yüreğini hoplatan Ivonne'dan bahsediyor.
Aslında Molina tersanede bir şoför, Royal Pigalle'de bir güreşçi ve Carlos Gardel'in şoförüydü ama en çok da ağzını bile açmadan fahişelik yapan Ivonne'a dünya güzeli tangolar söyleyen adamdı. Nasıl ki tango kelimesinin yanına Carlos Gardel'in adı konuyorsa, Juan Molina'nın ne kadar iyi bir tango şarkıcısı olduğu dile getirildiğinde de her zaman "Gardel'den sonra" cümleciği ekleniyordu. Gardel'in gölgesinde kalan bir isim olarak anılan Molina da kendi şöhretini sürdürebildiği, bir kral gibi karşılandığı bir yere sahipti aslında, sadece müdavimleri istese de değişemiyordu o kadar.

Molina her ne olursa olsun şarkı söylemişti. En zor anında da en mutlu anında da onu ayakta tutan şarkı söylemek olmuştu. Kitapta birçok sahne Molina'nın sesini duyunca bir müzikalden fırlamışçasına bir anda işini gücünü bırakıp tango yapmaya başlayan insanların tasviriyle süsleniyor. Bir yanda Molina'nın kelimelerle tarif edilemeyecek kadar âşık olduğu tangonun ötesinde bir aşkla sevdiği Ivonne... İspanyolca'yı Gardel'in "Volver" şarkısı ile öğrenmiş Ivonne... Bir yanda da sonuna kadar sadık kalacağına söz verdiği Carlos Gardel. Eksenini Molina üzerinden çizse de Gardel hakkında da birçok şey anlatan kitapta aşk ve verilen sözlerden dönmemek pahasına yeniden şekillenen hayatlar karşılıyor okuyucuyu.
2004'te yazılan Gölgedeki Gezgin, Buenos Aires doğumlu yazarın Türkçe'de yayımlanan dördüncü kitabı. Daha öncesinde yazarın Güncel Yayınları'ndan Anatomist ve İksir, İş Bankası Yayınları'ndan ise Prens adlı bir kitabı yayımlanmıştı. Andahazi bugüne kadar sekiz kitap yazdı ve içlerinden birisi hepsinden ayrı bir yerde duruyor; Anatomist.

Aslında psikanaliz eğitimi almış olan Andahazi 16. yüzyılda yaşamış bir anatomi uzmanı ile ilgili bir roman yazdı. Bazıları bu kitabı yazar için bazıları da yarattığı skandallar yüzünden merak edip okudu. Kitap cesetleri incelerken klitorisin işleyişi ile ilgilenmeye başlayan ve ardından da bu araştırmasını Venedikli fahişelerle yatakta sürdüren anatomi uzmanını anlatıyordu. Konusu itibariyle toplumun değerlerini taşımamakla suçlanması skandallar silsilesinin başlangıcıydı. Bu skandallardanr sonra ise yazarın ismi edebiyat çevrelerinde sıkça anılmaya başlandı.
Anatomist, Fortabat Vakfı'nın verdiği Arjantin'den çıkan ilk en iyi roman ödülünü almıştı. Ama sponsor olan zengin iş kadını Amalia Lacroze de Fortabat ödül törenini iptal ederek, yazara ödülü vermekten vazgeçmişti. Eserin insan ruhunun en yüce değerlerini yükseltmediğine karar verilmişti ve bu yüzden yazar, Amalia Lacroze de Fortabat, Maria Angelica Bosco, Raul H. Castagnino, Jose Maria Castiñeira de God, Maria Granata ve Eduardo Gudiño Kieffer'den oluşan jürinin kararını kabul etmemişti. Bu yeni karar ise ifade özgürlüğü üzerine bir tartışmaya yol açmıştı. Ama yine de zengin iş kadını ödülü olmasa da 15 bin dolarlık nakit ödülü Andahazi'ye istemeye istemeye vermişti.

(Taraf Gazetesi)

İnternet Günlükleriniz Ödülsüz Kalmasın

Eray Endeş’in kurduğu Türkiye’nin ilk ve tek blog reklam şebekesi olan Bloglama tarafından organize edilen “Blog Ödülleri 2008” son yıllarda Türkiye’de de birçok kullanıcısı olan internet günlüklerine yani namı diğer bloglara her yıl geleneksel olarak çeşitli kategorilerde ödül dağıtmayı amaçlıyor.

KATAGORİYE GÖRE OYLA

Oylamanın internet kullanıcıları tarafından gerçekleştirileceği yarışmanın kategorileri eğlence, haber-gündem, hobi, iş dünyası, kişisel, komünite/topluluk, kültür sanat, reklam/pazarlama, spor ve teknolojiden oluşuyor. http://2008.blogodulleri.com/ adresine giderek kayıt olduktan sonra hemen oylamaya geçebiliyorsunuz. 5 mayısta sona erecek oylamada, kullandığınız oyların aktif hale gelmesi için de tek yapmanız gereken mail adresinize gelen linke tıklamak. Sonuçlar ise 10 mayısta Galatasaray Üniversitesi’nde saat 20.00’de düzenlenecek bir törenle açıklanacak. Tören öncesinde saat 16.00’da çeşitli blogger’ların konuşma yapacağı Blog Konferansı da düzenlenecek. Konferanstaki konuşmaların başlıkları ise şöyle: “Çok ünlüydü, blog yazmayı neden bıraktı? / Komünite blogları nasıl oluşur? / Bloglarla pazarlama / Kişisel başarı öyküleri”

İNTERNET SEKTÖRÜ İLERLESİN
Türkiye’deki blogların hem içerik hem de teknik açıdan gelişmesine yardımcı olmak adına düzenlenen Blog Ödülleri aynı zamanda internet sektörünün de ilerlemesini amaçlıyor.

(Taraf Gazetesi)

Yaşamış, Yorgun ve 30’larında Hisseden Kırkaltı




Yeni albümleriyle Türk rock’ına bir halka daha ekleyen Kırkaltı hem yaptığı müziğe hem de kendilerine inanıyor. Onların hikâyesi bu albümdeki şarkılarda gizli

Birçok festival ve bahar şenliğine katılan Kırkaltı mart sonu çıkardığı albümüyle sonunda raflardaki yerini aldı. Emrah Kara, Barlas Tan Özemek, Gürkan Bozacı ve Onur Öztürk’ten oluşan Kırkaltı, ilk kliplerini Cümle Alem adlı şarkılarına çekti. Klibin yönetmeni Tolga Avcıl aynı zamanda Kırkaltı’nın menajerliğini de yapıyor. Albümün çıkmasıyla televizyonda klibi de dönmeye başlayan ve ikinci kliplerini Melek adlı şarkılarına çekme kararı alan Kırkaltı’nın albümü Pİ Müzik’ten çıktı.

Pİ Müzik; Kırkaltı, Çilekeş ve Tolga Avcıl’ın kurduğu bir platform. İleride geliştirmeyi planladıkları bu platform müzik gruplarının albümlerini kendilerinin yapıp satması ve sonuçta gelirin de müzisyenlere kalmasını amaçlıyor. Kırkaltı platformu şu sözlerle açıklıyor; “Bu plak şirketlerinin politikalarına karşı bir duruş.”

Önümüzdeki yaz ikinci albüm hazırlığına gireceklerini söyleyen Kırkaltı üyeleri albümlerinin çıkmasıyla ilk başta bir şaşkınlık yaşadıklarını kabul ediyor. Eleştirenler arasında şarkıların eski versiyonlarını özlediklerini söyleyenler olsa da Kırkaltı geldiği noktadan ve yaptığı müzikten gayet memnun. Yaratıcılık açısından kendilerine bir sınır koymadıklarını söyleyen üyeler, ne hissediyorlarsa onu yaptıkları ve duygusal olarak neden etkileniyorlarsa o çıkış noktasıyla söz ve müzik yaptıkları noktasında birleşiyor. ?u anda grubun dört üyesi de zamanının hepsini müziğe ayırmak için işinden ayrılmış durumda.

Ayrı ayrı anılmaktan ziyade Kırkaltı olarak, bir bütün olarak anılmayı tercih ediyor ve yaptıkları işten bir bütün olarak memnun olduklarının altını çiziyorlar. O yüzden albümün künyesinde bütün söz ve müziklerin karşısında “Kırkaltı” yazıyor.

Bana kalırsa albümdeki en değerli şarkı Güz Bulutları. Kırkaltı’nın o zamanki üyelerinden Eren Türkeri ve Emrah Kara bu şarkıyı Kasım 2006’da İsrail’in Güz Bulutları adını verdiği bir operasyonun ardından yazmışlardı. ?arkı operasyonda hayatını yitiren bir çocuğun ağzından ağıt şeklinde yazılmıştı.

Albümde bir diğer sürpriz ise Özkan Uğur’dan aldıkları Olduramadım adlı şarkı. Olduramadım’ın da dâhil olduğu albüm kayıtlarını bir yılda İTÜ’nün MİAM stüdyolarında yaptıktan sonra Özkan Uğur’un menajerine göndermişler. Kaydı beğenen Uğur’la bir araya gelen ve konseptlerini, ne yapmak istediklerini anlatan Kırkaltı, şarkıyı birkaç değişiklikle kullanma izni almış. Hatta grubun son albümünün isminin olmamasının fikir babası da Uğur. “İsimsiz olsun, insanları kısıtlamayın” diyen müzisyen sayesinde albüm sadece Kırkaltı adıyla çıkmış.

Albüm çıktıktan sonra bütün şarkıların sözlerini bir araya getirip baktıklarında sözlerin yaşamış, yorgun ve 30’larının başında bir adamın hikâyesi olduğunu görmüşler. ?arkıların sözleri pişmanlıkları, geleceğe dair umutları, hayatla ilgili derdi olan adamı, aslında Kırkaltı’nn bütününü ifade ediyor. Kapakta fotoğrafı bulunan Osman Kaytazoğlu ile tanıştıklarında o adamın suretiyle karşılaştıklarını düşünmüşler. ?arkı sözlerinin el yazısıyla olmasının sebebi de aslında bu. Adamın kendi hayatına ve yaşamışlıklarına dair yazıp çizdiği şeyler, tuttuğu notlar ve hatta zihninde canlanan çizimler bunlar. Bu yüzden şarkı sözleri arasında Olduramadım yok, çünkü sözler bu adama ait değil. Albümün arka kapağındaki ayna ise albümü elinde tutan kişinin bir bakıma o adam olmasını, bu albümü almayı tercih etmiş herkes oluyor. Kırkaltı bu yolda kendilerine yardım eden birçok insanın arasından üç ismi anmadan geçmiyor: Ercüment Subaşı, Özkan Uğur ve Tolga Avcıl.

Melek adlı şarkıda Çilekeş grubundan Görkem Karabudak, Dipsiz’de ise Dorian grubundan İlkin Kitapçı ile çalışan Kırkaltı, 10 mayıs cumartesi akşamı saat 20.00’de Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Çilekeş ile sahneye çıkacak.

(Taraf Gazetesi)

Rock Müziğinde Yeni Bir Zerre



Türk rock tarihinin en `baba` isimlerinden birisi olarak anılan Replikas bu klişe sözleri bir kenara bıraksak da yine de değerinden ve kalıcılığından hiçbir şey yitirmeyen, hatta bitmek tükenmek bilmeyen üretkenliği ile seyircisini sürekli doyuran tek grup, en azından benim nazarımda. Gökçe Akçelik, Barkın Engin, Orçun Baştürk, Selçuk Artut ve Burak Tamer`den oluşan Replikas, şimdi bu üretkenliğin kendi müzikal tarihlerinde doruğa ulaştığı ve dinleyicisinin yine masadan tok kalktığı bir albümle bizi selamlıyor: Zerre

1993`te kurulan ve müziklerini avant-rock olarak tanımlayan Replikas, 15. yıllarında beşinci albümleri Zerre`yi Peyote Müzik`ten çıkardı. Albümün tüm müzik prodüksiyon ve miks süreçleri Replikas tarafından gerçekleştirilirken, mastering`i New York`taki West West Side mastering stüdyolarından yapıldı. Albümde Replikas hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak birbirinden güzel 12 parça bulunuyor. Bu albümü diğerlerinden farklı kılan sadece grubun `olgunluk dönemi` çalışması olarak kabul edilmesi değil. Zerre`nin kayıtları Gökçeada`da eskiden yarı açık cezaevi olan ve stüdyoya dönüştürülen bir binada gerçekleştirildi. Bu sayede farklı deneyimleri sonucu elde ettikleri zengin müziği paylaşan Replikas yine dinleyicisini şaşırtmayı başardı.

Müzikleri kadar şarkı sözleri ile de birçok gruptan ayrılan Replikas`ın yeni albümünde üyelerin felsefi ve edebî yaklaşımlarına rastlamak mümkün. Zerre aynı zamanda kullanılan dil ve kavramlarla da Replikas`ın diğer albümlerinden farklı bir yerde duruyor. Albüme adını veren ikinci parça Zerre`nin birkaç dizesi ise şöyle: `Güneş doğar, ay bir yere gitmez, Bilen bilir, ışığa bakan görmez, Zerredir belki, ama yok denilmez, Can ile baş, kanla bir olmuş.` Albümde dikkat çeken şarkılardan biri de Dulcinea, Miguel de Cervantes`in meşhur romanı Don Quijote geliyor hemen akıllara; `Bir masal ki tam dillenmez, hiç kötü bitmez.` Gerçek adı Aldonza Lorenzo olan Dulcinea, Don Quijote`nin âşık olduğu kadındır ama onu ne görmüştür ne de konuşmuştur: `Bir yoldur ki ölüm bilmez, Elleri bilmez, Bir ihtimal asla olmaz, Hiç unutulmaz.` Ve Replikas sözlerde yine dillere dolanacak kelimeleri birbiri ardına sıralamıştır: `Yokluğuna varlık dayanmaz.` (Tırnak içindeki sözler, Replikas`ın Dulcinea şarkısına aittir.)

1993`te kurulan Replikas, sayısız müzik festivalinde Türk seyircisi ile buluşmanın dışında Hollanda, Macaristan, Almanya, İtalya ve Bulgaristan`da konserler verdi. Village Voice ve Wire gibi hatırı sayılır müzik dergilerinde olumlu eleştiriler alan Replikas, uluslararası alanda da kendisine kemikleşmiş bir kitle oluşturmuş durumda. 15 yıllık tarihlerinde sırasıyla 2000`de Ada Müzik`ten Köledoyuran, 2002`de yine Ada Müzik`ten Dadaruhi, 2005`te Doublemoon`dan Avaz ve 2006`da Pozitif`ten FM albümlerini çıkardılar. Albüm çalışmaları ve konserlerin yanı sıra Türkiye`nin önde gelen yönetmenlerinden Serdar Akar`ın Maruf ve Kutluğ Ataman`ın İki Genç Kız filmlerine müzik yaptılar. Hatta İki Genç Kız`a yaptıkları müziklerle 2006`da SİYAD En İyi Film Müziği`ni aldılar. Replikas müzikte yarattıkları farklı yaklaşımlar ve sahne performanslarıyla da Fatih Akın`ın İstanbul Hatırası adlı belgeselinde de yer aldı.

(Taraf Gazetesi)

Tencere tava müziğe girerse


Gürültüyü müziğin içinde kullanarak doğaçlama melodiler oluşturan d2gg çalışmalarına her türlü sesi katabiliyor

Daire 2: General Gromofon’un, adından mütevellit farklı bir müzik anlayışları var. Daha doğrusu farklı bir müzik yapma alışkanlıkları var, çünkü onlar müziği gerçekten oluşturuyorlar. d2gg başka isimler altında müzik çalışmaları yapmış olan Gökhan Goralı ve Gökhan Deneç’in 2006’da son şeklini verdikleri bir proje. Bu akşam Peyote’de sahne alacak olarn d2gg, 2003’te Güven Çatak’ın yönettiği K’nın Dosyası adlı kısa filmin müziklerini yapmanın yanı sıra 2004 Einstürzende Neubauten İstanbul konserinin açılış performansını gerçekleştirdi. Grupla konser öncesinde konuştuk...

Doğaçlamanın ruhuna inanan d2gg nerelerden besleniyor? Kendi seslerini oluşturmak için hangi sesleri kullanıyor?

Doğaçlamayı bir yordam olarak içselleştirmişiz, ruhuna inanmaktan ziyade, o ruha tanık olmuşuz, anlamını, oldurabileceklerini gördükten, tadını bir kere aldıktan sonra, su yolunu bulur misali izlek olmuş bize.
Kokunun öyle bir gücü vardır hani, bir koku gelir burnumuza, alır bizi zaman içinde belirli bir ana, ortama gönderir, hatıraları canlandırır. Biz de seste bunun peşindeyiz. Çocukluktan bu yana yaşadığımız mahallelerde, geçtiğimiz sokaklarda, tanıdığımız insanlarda, bazı sahneler ile bazı seslerin örtüştüğünü öngörüyoruz. Bu bağlamda karşılaştığımız her ses, kendi kavramsallığı içinde bizi besliyor, her fikir kendi sesini çağrıştırıyor.
Ses dünyamızı oluştururken kaygıdan uzak, elimizde imkân dâhilinde o an ne varsa ondan yola çıkıyoruz. Amaç ses olduğu için, ses çıkaran her şey araç oluyor bizde. O an için bir klasik gitar da olabilir, az önce yemek yaptığımız tencere kapağı da, eski bir radyo da.

Peki, kullandığınız müzik aletleri ve diğer ekipmanlar neler?

Yola çıktığımız yer, mutfağımız, ev çalışmaları ve ev kayıtları. Fikirler, fikirleri oluşturabilecek alt fikircikler, bu ortamdan çıkıyor ve birikiyor zamanla. Evde elimize geçen her şeyi kullanıyoruz. Ama öncelikle saymamız gereken şey, radyo. Radyo hissi, yalnızlığı, beklentiyi, sürprizlere açık olmayı, ulaşabilir ama ulaşılamaz olmayı anlatıyor bizde. Bir çıkış noktası, dünyaya açılma aygıtı bir yandan. Radyonun içinden ulaştığımız o muhteşem kafa karışıklığı, anlamlı ve anlamsız gelen sesler, gürültüler, diller, müzikler bizim için ilham verici. Bazen çok net çeker o istasyonu, bazen de bir türlü netleşmez, anlaşılmaz bir hal alır. Bir de dijital dünyanın getirdikleri/götürdükleri tabii, bilgisayarlarla iç içeyiz, davranışları, kolaylıkları, sorunları ile birlikte yaşıyoruz, birbirimize girişmiş şekildeyiz adeta.

Yaratma süreciniz nasıl işliyor peki? Sesleri kaydedip hemen işliyor musunuz yoksa bazı kayıtların uzun süre yattığı oluyor mu?

Sesleri oluşturmaktan kayda düşesiye kadar birçok şey doğaçlama mecrada ilerliyor. Önce kullanacağımız sesleri kaydediyoruz. Sonra bu kayıtları alıp evirip çeviriyoruz, başkalaşıma sokuyoruz. Yani üretimdeki çekirdek kısım bilgisayar karşısında geçen zamanda oluşuyor.
Ortam sesleri var bir de, hemen önümüzde, arkamızda var olanlar. Bazen müziklerimize başkaları eşlik ediyor, biz bile farkında olmuyoruz. Evde gitar kaydı yaparken dışarıda oynayan çocukların sesi kayda giriyor ve bunu çok sonra keşfediyoruz mesela. Ya da konserde seyircinin içine, sokağa mikrofon gizliyoruz, bunları tekrar çalıyoruz, insanlar o sesleri bizim çıkarttığımızı sanıyor, oysa ki hepimiz o anda var oluyoruz.

Yaptığınız müziğin aurası o ana özgü ve orada olup bitiyor, dolayısıyla hiçbir performansınız bir diğeriyle aynı olmuyor?

Radyo örneğindeki gibi, yabancı bir istasyon bulmuşsunuzdur, müzik bulmak istersiniz bir konuşma çıkar, nece konuştuklarını anlamak istersiniz hoop araya müzik girer, ne çıkacağını bilemezsiniz. Her performansın birbirinden farklı olmasını evet, önceden tasarlıyoruz, fakat rastlantısallığı ortadan kaldırmadan, mutlak bir tasarım içine sıkıştırmadan.
Diğer yandan kemikleşmiş bir yapımız yok, renkten renge geçip kabuk değiştirebiliyoruz, bugün bilgisayarlar önünde oturup size 10 dakika vızıltı dinlettiysek, yarın bambaşka bir halde karşınızda olabiliriz.

Ek kadro dışında birlikte sahne aldığınız birileri var mı? ya da yolda olan bir proje var mı?
Kafada proje bitmiyor tabii, önemli olan hayata geçirebilmek. İki Gökhan olarak çalıyoruz, benzer kafada buluşabileceğimiz herkesle de çalmak isteriz. İster peynir tenekesi çalsın, ister sakız jelatini.

(Taraf Gazetesi)

Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme



Bu yıl sekizincisi düzenlenen !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde kısalar kategorisinde "Mahrem Muhabbetler: Türkiye'den Kısalar" bölümünde Aykut Atasay, İzlem Aybastı ve Zeliha Deniz'in yönettiği "Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme" adlı belgeseli gösterildi. Belgesel Türkiye'de bir tabu haline gelmiş ve üzerine pek belgesel çalışması yapılmamış bir konuyu ele alıyor: Türkiye'deki eşcinsel ve biseksüel kadınların toplum içindeki temsili. Senaryosunu Serap Akçura, Aykut Atasay, İzlem Aybastı, Yeşim Başaran, Zeliha Deniz, Rüzgar Gözüm Gökçe, Evren Savcı ve Ceylan Begüm Yıldız'ın yazdığı belgeselin yapımcısı ise Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği.

-Hepiniz Lambdaistanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği üyesisiniz. Bu durumun filmi çekmenizde bir katkısı oldu mu?

İzlem: Olduğu söylenebilir. Lambdaistanbul'un yaklaşık olarak 15 yıllık bir tecrübe birikimi var. Oraya her gelen insan kendisinden bir şeyler katıyor, kendi tarihini başka insanlara aktarıyor. Dolayısıyla insanlar cinsel yönelimlerine dair hangi noktalarda sıkıntı yaşıyorlar, yaşanmak istenen ne çok rahatlıkla görebililiyorsunuz. Mesele, bunları bütünleştirip, biraz derleyip toparlamaya kalıyor. Bizler de Lambdalı kadınlar olarak, kendi gözümüzden kendi tecrübelerimizi filme aktarıp, bunları paylaşmaya karar verdik.

Aykut: Cinsel yönelim kimliğimin, böylesine heteroseksist ve ataerkil bir toplumda sosyo-politik bir sorun olduğunu anlamam, üzerine düşünmem ve işler üretmem konusunda Lambdaistanbul en büyük itici ve destekçi güç olmuştur. İzlem'in de dediği gibi, hem dernek çatısı altında hem de derneğin açtığı kapılar, imkanlar doğrultusunda bambaşka günlük hayat deneyimlerini, toplumsal sorunları kanlı canlı görebiliyor, hissedebiliyorsunuz. Tam da LGBTT hareketin, LGBTT bireylerin görünürlük ve temsil sorunları konusunda üretken olmasının kaçınılmaz olduğu bir dönem. O yüzden özellikle aktivistler bunca tanık olduğu ve içselleştirdiği sorunları bir şekilde kağıda dökmeli, kameraya almalı ya da yüz yüze diyalog geliştirmeli insanlarla.

-Daha önce eşcinsel kadınlarla ilgili çok fazla belgesele rastlanmamıştı. Bu konuya yönelmeniz de sizi motive eden süreçler neydi?

İzlem: Evet, hatta hiç yok. Yaşanan sorunlar çok boyutlu ve sıkıntı yaratır durumda. Hayatın her alanında da ciddi bir temsiliyet sorunu var. Kadınları seven bir kadının, bu gerçeğini görmemesi için tüm duvarlar örülmüş durumda. Öyle de oluyor. Kendinizi tam olarak fark edemeden ama ben neyim, kimim diye şüphe duyarak yaşantınızı sürdürmeye çalıştığınız uzun yıllar düşünün. Yani bir kadının "Ben lezbiyenim, kadınları seviyorum" demesi hiç kolay bir şey değil. Eşcinsel kadınların bir nebze olsa "Ben varım" diyebilmelerini sağlayabilirsek ne mutlu bize.

Aykut: Evet, sorun zaten olmaması, olamaması! Birilerinden de olmasını beklemek ne kadar gerçekçi, o da ayrı bir soru. Cinsel yönelim kimliklerini politik bir sorun olarak gören insanlar bu tarz konularda işler üretmiştir ilk olarak. O yüzden anca 2009 yılında, çekinmeden "Ben eşcinselim" diyebilen kadınlar bir iş çıkartıyorlarsa, bu da çok şey söylüyordur bu coğrafya hakkında.

-Belgesel fikrinin oluşmaya başladığı günden çekimlerinin yapılıp filmin son halini aldığı sürece kadar, kendinizde ne gibi değişimler ve gelişimler olduğunu fark ettiniz? Film size ne kattı?

İzlem: Filmin politik alt yapısının geliştiği süreç, kendimi güçlü hissetmemi sağladı. Süreç içinde bir kez daha fark ettim ki her tecrübe birbirine çok benziyor. Herhangi bir eşcinsel kadının yaşadığı açılma sorunu, benim yaşadığımdan farklı değil ya da ailesiyle açık ve barışık hayat süren bir eşcinsel kadının yapabildikleri de benim olmasını hayal ettiğim şeylerden birisi aslında. İşte bunları görebilmek, kendinizi daha iyi anlamanızı sağlıyor ve gerçekten iyi hissediyorsunuz.

Aykut: Açıkçası şu zamana kadar, beni LGBTT bireyler üzerine belgeseller yapma motivasyonunu sağlayan yegane şey, film sürecini deneyimle isteği idi. O yolculuk "başka" bir yolculuk. Eşcinsel erkek kimliği üzerine henüz bir şey üretmemem de tam da bu yüzden sanırım. Trans kadınlar, eşcinsel kadınlar, Bursa'da yaşanan olaylar, Eryaman... Okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, yeni insanlar tanıyorsunuz, üzerine hiç düşünmediğiniz kadar düşünüyorsunuz, omuz omuza verip ortaya bir ürün çıkartıyorsunuz. Değişim ve gelişim sadece film sürecinde de değil, filmin gösterim yolculuğunda da devam ediyor tabii. O kadar çok kapı açıyor ki çünkü.



-Kadın olmanın ve eşcinsel bir kadın olmanın çok da kolay olmadığı Türkiye gibi bir coğrafyada bu konuya eğilmekte hiç çekince yaşadınız mı ya da engellerle karşılaştınız mı?

İzlem: Filmde oynayacak olan kadınların açıklık sorunlarının olup olmaması bizi düşündürdü. Eşcinsel olduğunu açıkça ifade eden çok kadın olamadığı için, bu bizi zorladı. Bu çok anlaşılabilir bir şey elbette ki. Ama artık yavaş yavaş da birbirimizin elini tutmaya başlamamızın, sesimizi yüseltmemizin vaktidir sanki.

Aykut: Açıkçası, LGBTT bireylere dair işler üretme konusunda artık herhangi bir sıkıntının yaşanmayacağı bir dönemdeyiz. Cidden, hikayelerini paylaşmak isteyen insanların sayısı hiç de az değil. Sadece bir insanla da bir iş çıkartılabilinir, elli kişi ile de görünür olabilen. Yeter ki, üşengeç ve korkak olmayalım işi üretenler olarak.



- Belgeselde "Eşcinsel deyince erkeklerden bahsedildiğinin düşünülmesi" önyargısına değiniliyor. Çalışmanızın bu konuda bir değişiklik sağlayacağını umuyor musunuz?

İzlem: Erkek olmanın matah sayıldığı bir kültürde yaşıyoruz. Dolayısıyla bunun arkasına kuyruk misali takılan sıfatlar da bir o kadar nitelikli olmuş oluyor. Kadın olmaksa daha çok hakkında susulup sessiz kalınması gereken bir şeymiş gibi görülüyor. Yani, insanların aklına erkeklerin eşcinsel olduğu geliyor iyi veya kötü bir biçimde ama kadınların eşcinsel olabileceği düşünülmüyor bile. Elbette ki bu durum eşcinsel kadınların görünürlüğü arttıkça ve toplulumuzun erkek olmaya dair yüklediği anlamlar kırıldıkça gelişecek bir durum. Öyle de oluyor.

Aykut: O kadar sık duyuyoruz ki, "eşcinseller ve lezbiyenler".. Bir çalışma elbette yetmez bir çok şeyi değiştirmeyi, ama tetikleyici güç olabilir yeni üretimler için. Zaten filmin metnine güveniyorum, bu sorunsalı iyi işlemesi açısından.

-Film izlendiğinde, insanların akıllarında neyin canlanmasını umuyorsunuz?

İzlem: Ben kendi adıma insanların hep bir ağızdan eşcinsel kadınlar vardır diye bağırarak sokaklarda koşturmalarını hayal ediyorum film sonrasında. Eşcinsel kadınların varoluşlarına daha çok sahip çıkmaları gerekliliğinin zihinlerinde şimşek gibi olmasa da çakmasını ve filmi izleyen her insanın da eşcinsel bir kadına yaklaşımının nasıl olduğunu; homofobik, cinsiyetçi olup olmadığını aklından şöyle bir geçirmesini istiyorum.

Aykut: Erkekler, lezbiyen pornosu izlerken sanırım bir kez daha düşünecekler..

-Film size göre, eşcinsel kadın hareketi üstünde ne gibi bir etki yaratacaktır?

İzlem: Eşcinsel kadın hareketi için itici bir güç olmasını umut ediyorum. Hareketin içinden pekçok kadın bu filmde yer aldı, emek verdi. Bu film eşcinsel kadınlar olarak Türkiye'de katettiğimiz yollar üstünedir. Bunu bu belgeselle daha net görebiliyoruz şimdi. Bir sonraki adımımız da," bunu biz yaptık, bu bizim eserimizdir" diyip sürece daha bir sıkı bağlanmak. Yani kadınlar olarak birbirimize daha çok sahip çıkıp, haklarımız ve hayattan beklediklerimiz için daha güçlü bir biçimde mücadele yürütmeliyiz.

-Filmin adının bir hikayesi var mı?

Yeşim:"Beyaz atlı prens boşuna gelme" sloganını bir kaç yıl önce katıldığımız bir 8 Mart yürüyüşünü öncesinde türetmiştik. Yürüyüşte herkes bu sloganı çok beğendi. Sadece bizim kortejde değil, pek çok kadın örgütünün kortejinde de ve devam eden yıllarda da atılageldi bu slogan. Kadınların ayakta durmak için kurtarıcı bir erkek rolüne ihtiyacı olmadığı fikri herkesçe çok ortak çünkü.

Zeliş: Ayrıca bu slogan filme de sorunsal olarak konu aldığımız lezbiyen kadın görünmezliğine karşı 8 Mart'ta ilk defa kadınların kendilerini görünür kıldıkları bir slogan.

(Taraf Gazetesi)

Kıyak faili meçhul ise güzeldir


Toplumca çileden çıktığımız şu günlerde çıkar düşünmeksizin, tanımadığı birinin “kıyak” yaparak gülümsemesini sağlamak isteyenlere “Faili Meçhul Kıyak” kartları biçilmiş kaftan

Trafiktesiniz, arabalar ilerlemiyor, radyoda sevdiğiniz hiçbir şey çalmıyor. Gişelere geldiğinizde gişe görevlisinin size sırıttığını fark ediyorsunuz. Ne için sırıttığını anlamaya fırsat kalmadan paranızı uzatıyorsunuz ve o da size bir “Faili Meçhul Kıyak” kartı uzatıyor. Sizden önceki aracın şoförü sizin ücretinizi çoktan ödeyip gitmiş, size de karttaki kadar büyük bir gülümsemeyle yolunuza devam etmek kalmış.

“Faili Meçhul Kıyak” kartının fikir babası Tunç Kılınç olayı aslında gayet güzel açıklıyor: “Çıkar düşünmeksizin kıyak yapmak ve o kişinin mutlu olmasını sağlamak.” Bunu bir oyun olarak gören Kılınç’ın fikri gayet basit işliyor; “www.fikiratolyesi.com” adresine girip bu kartlardan ediniyorsunuz, sonra kendinize bir kıyak belirliyorsunuz. Ardından da kafanızdaki kıyağı gerçekleştirip, failinin meçhul kalması şartına sadık kalarak bu kartı bırakıyorsunuz.

Sitede kimi fikirler de önerilmiş: “Yaz sıcağında kalabalık bir belediye otobüsünün içinde bahsi geçen kart iliştirilmiş buz gibi bir kasa kolayı unutmak ya da birinin posta kutusuna gelen faturayı ödeyip, sonra da faturayı makbuz ve kartla beraber posta kutusuna geri koymak gibi...” Kulağa ilk anda çılgınlık gibi gelse de sağdan soldan sürekli ateş isteyen birine, tuvalete gittiğinde masasına bir çakmak bırakandan, okul kantininde boş bir masaya kartla beraber çay fişi bırakana kadar birçok insan, tanımadıklarının yüzünü güldürüyor.

Fikir babasından bir örnek

Kartların fikir babası Tunç Kılınç kendi gerçekleştirdiği bir kıyağı paylaşmış sitesinde: “10 kişilik bir gruptuk. Metro istasyonundaki kapalı gişenin önüne bir adet kartla birlikte jeton bırakıp, 20 metre kadar uzaktan merakla izlemeye başladık. İki-üç dakika kimse görmedi jetonu. Sonra açık gişenin önündeki sırada bekleyen 19-20 yaşlarında bir çiftin dikkatini çekti.

Çocuk sıradan çıkıp karta yöneldi. Bombaya bakar gibi bakıyordu. Sonra kartı alıp okudu ve yüzünde harika bir gülümseme belirdi. Ardından jeton ve kartı alıp meraktan çatlayan kız arkadaşının yanına gitti, birlikte okudular. İkisinin de şaşkınlık ve mutluluğunu görmeliydiniz. Sıra kendilerine gelince tek bir jeton aldılar. Önümüzden geçerken çocuk kartı cüzdanına yerleştiriyor ve kız arkadaşına ‘Süper bir şey bu. Şahane! Biz de bu gece mutlaka başka birisine bunu yapmalıyız’ diyordu...”

(Taraf Gazetesi)

Metroda her an karşınıza bir grup ‘çılgın’ çıkabilir...


New York’ta kendilerine “Flash Mob” diyen bir grup insanın biraraya gelip yaptığı ‘çılgınlıklar’ internette izlenme rekorları kırarken, bu adrenalini çok da uzaklarda aramaya gerek kalmadı. Artık İstanbul’dalar

ABD’nin New York şehrinde birbirini tanımayan bir grup insanın biraraya gelerek yaptığı ‘çılgınlıkları’ internetteki video paylaşım sitelerinde izledik. Kendilerine “Flash Mob” diyen ve birbirlerini “Improv Everywhere” adlı organizasyon vasıtasıyla bulan bu insanlar bir anda bir mekânda belirip bir şeyler yapıp dağılıyordu. Mesela bir metro istasyonunda bir film sahnesini andıracak şekilde aynı anda dans etmeye başlıyor ve sonra da dağılıyorlardı...
Artık bu adrenalini çok da uzaklarda aramaya gerek kalmadı. Hepimiz gibi bu videoları izleyen Ertuğrul Koca da “eğlence topluluğu” İstanbul Flash Mob’un fikir babası oldu.

Şaşkın bakışlar arasında dans

Koca’yı etkileyen ise metro videosu olmuş: “Videoda yüzlerce insan bir metro istasyonunda toplanmış, istasyondaki bir saate bakıyordu. Sonra bir an herkes çılgınca dans etmeye başladı. Garip olan ise dışarıda herhangi bir müzik sesinin olmamasıydı. Hepsinin kulağında kulaklık, şaşkın bakışlar arasında, kimseyi umursamadan dans ediyorlardı. Benzer videolara baktım; sokak ortasında yastık savaşı yapan yüzlerce insan, bir alışveriş merkezinde hayali silahlarla birbirini vuran ve sonra topluca ölmüş taklidi yapıp yerlere yatan diğerleri. Yaptığım bir dizi araştırma sonrası kendi kendime ‘Flash Mob denen şey tam da ihtiyacımız olan şey’ dedim ve arkadaşlarımla İstanbul Flash Mob’u hayata geçirdik.”
Monoton hayatına bir renk katmak isteyen Koca, aynı zamanda komedyen Charlie Todd’un kurduğu Improv Everywhere’i de takip ediyor. Fakat konu fikirleri eyleme dökmeye gelince biraz karamsarlaşıyor: “Büyük ilgi toplayan bazı eylemlerin benzerleri için henüz Türkiye’nin hazır olmadığını düşünüyorum. Mesela en çok dikkat çeken eylemlerinden birisi olan ‘No Pants.’ Vücutlarının alt kısımları, iç çamaşırı hariç çıplak bir şekilde metroya binen, sokaklarda dolaşan erkekli kızlı bir grubu bu ülke sınırları içerisinde düşünemiyorum bile...”

Alışveriş merkezini adeta tavaf ettiler

Yine de grup “Kanyon’da Halay” adlı bir etkinliği gerçekleştirebildi. Koca’nın “Saymadım ama hepi topu 25-30 kişiydik. Koca alışveriş merkezini halay çeke çeke tavaf edip aynı şekilde kapıdan dışarı çıktık. Harika bir deneyimdi“ sözleriyle anlattığı etkinlikte güvenlik ile de sorun yaşamamış: “Güvenlik görevlisi elinde telsizle hem gülüyor hem de peşimizden koşturuyordu ama bizi engelleme çabasında dahi bulunmadı.”
Amaçları Londra, New York ve Beyrut’taki diğer gruplarla da iletişim halindeki oluşumu, mümkün olduğu kadar çok insana duyurup, Türkiye’nin diğer illerinde de bu gibi grupların kurulmasını sağlamak olan İstanbul Flash Mob, “istanbulflashmob.org” adresinden ziyaret edilebilir.

(Taraf Gazetesi)

Pamuk Anneannenin Kanlı Polisiye Romanları



Ağustosun üçünde 89’una basan İngiliz polisiye romancı PD James’in son kitabı mayıs ayında Pegasus Yayınları’ndan Özel Hasta adı ile Türkçe’de

Onu görünce aklınıza ilk gelen şey nasıl da “pamuk gibi” bir anneanneye benzediği olacaktır. Ama o süt yerine banyo temizleyicisi ile damardan beslenmeye gönüllü olan ve kıvranarak ölen bir hemşireyi ya da ilâhiler söylerken kurbanlarını boğan ve daha sonra da ağzılarını pübik kıllarla dolduran insanları anlattığı romanlar yazıyor. Bu iki tasvir de 3 ağustosta 89 yaşına basacak olan Phyllis Dorothy James’e ya da daha bilinen adıyla polisiye romanın Baronesi
PD James’e uyuyor. Barones derken de bu alelâde bir yakıştırma değil.
Kendisi gerçekten Holland Park Baronesi James ve hatta Lordlar Kamarası’nın da hayat boyu üyesi.

İngiliz yazar PD James, konularını Britanya’nın cezai adalet sisteminden ve sağlık servislerinden alıyor. Bu da bir rastlantı değil, insan kendi yaptığı işten daha iyi neyi bilebilir ki? 1940’larda James’in kocası İkinci Dünya Savaşı’ndan döndüğü zaman yaşadıklarının çoğu savaş alanında kalmaktan ziyade onunla eve gelmişti. Hâl böyle olunca James, eşini bir hastaneye yatırdı ve iki çocuğuna bakmak için burada çalışmaya başladı. İçinden yazmak geliyordu ve nasıl başlayacağını bilmiyordu. Aslında o torunlarına “Ben hep yazar olmak istemiştim” dememek için birgün bir yerden başlaması gerektiğine karar vermiş ve başlamış. İlk romanı Cover Her Face de bu aralarda yeşermeye başladı. İşe gidip gelirken azar azar romanının bölümlerini oluşturmaya başladı James. “Öyle zamanlar olur ki her bilimadamının, Tanrı’nın bile, tecrübelerini yazması gerekir” diyen James, ilk romanın 1962’de tamamladı ve iki yıl sonra eşini kaybetti. Bunun üzerine James, kariyerine en büyük katkıyı sağlayacak ve 1979’a kadar devam edeceği yeni işine başladı: İçişleri’nin cezai bölümünde devlet memurluğu.

DALGLIESH VE GRAY TANIŞIR
James, 1962’de yazdığı Cover Her Face’ten mayıs ayında Türkçe’ye çevirilip Pegasus Yayınları’ndan Özel Hasta adıyla raflardaki yerini alan The Private Patient adlı son kitabına kadar hep bir adama sadık kaldı. Bu kocası değildi, bu dedektif Adam Dalgliesh’ti. Dalgliesh, Metropolitan Polis Merkezi’nde çalışan ve aynı zamanda birkaç şiiri yayımlanmış bir şair. Uzun boylu yakışıklı bir adam olan Dalgliesh, bir Jaguar kullanıyor ve Thames Nehri üzerinde yaşıyor. Birçok kadın için de Jane Austen’ın Aşk ve Gurur kitabındaki Bay Darcy’yi anımsatıyor. Bütün bu büyüyü bozan ise Dalgliesh’in James’in romanlarında sadece baş kahraman olması. James, 14 kitap boyunca Dalgliesh üzerinden kurdu hikâyelerini. Onu çok sevdi, hatta hayran oldu ama işini her zaman önce tuttu. Hatta özel hayatı aklını bulandırmasın diye Dalgliesh’in eşini ve çocuğunu “hissiz” bir şekilde öldürdü. Aslında Dalgliesh’in bu şairane yanının tek sebebi, James’in ondan sıkılıp baş kahramanını da öldürmek zorunda kalmaktan kaçınmasıydı.
James’in Dalgliesh’e sadakatine gölge düşürecek sadece iki kitap vardı. Bunlar da James’in kadınsı yanının ortaya çıktığı düşünülen 1972’de yazdığı ve Türkçe’ye Kadınlara Göre Değil adıyla kazandırılan Remzi Kitabevi’nden basılan An Unsuitable Job for a Woman ve 1982’de yazdığı The Skull Beneath the Skin. İkisinin de baş kahramanı Cordelia Gray’dir. Gray güçlü bir İngiliz kadınıdır ve bu işe, kendisine miras kalan dedektiflik ajansı ile başlar. Düzeni ve bilgiyi seven bu kadın aldığı davalara odaklanmayı sever. James, sadık okurlarını şaşırtmayı sevdiğinden Kadınlara Göre Değil kitabında Gray’i Dalgliesh’le tanıştırır. Hatta daha sonra A Taste For Death kitabında ikili yemek yerken görülür.
Tabii bunların dışında yazarın son dönemde en öne çıkan kitabı Alfonso Cuaron tarafından 2006’da beyazerdeye taşınan Children of Men’dir. 2027’nin Britanyası’nda “kısır” bir dünyayı anlatan filmde Clive Owen, Julianne Moore ve Michael Caine gibi oyuncular rol almıştı. Film aynı yıl USC Libraries Scripter Ödülleri’nde En İyi Uyarlanmış Senaryo Ödülü alırken 2006 Oscarlarında da En İyi Uyarlanmış Senaryo Ödülü’ne de aday gösterilmişti.

KATİLLER O GÖRÜNMEZ ÇİZGİYİ GEÇER
“Bir dedektiflik hikâyesi cinayetle değil, düzenin yeniden yapılanması ile ilgilidir” diyen James’e göre cinayet eşsiz bir suç hatta kurban için asla onarılamayacak bir suç. James’e göre katil suçu işleyerek onu diğerlerinden ayıran görünmez bir çizgiyi geçiyor ve insanlar ona “dehşet içinde” hayran kalıyor.
James de bu hayran kalınası karakterleri yaratıyor. Ona göre 90’ına merdiven dayamış “pamuk bir anneanne” olmak bir yana, dünyadan haberdar olup kendi hayal dünyasını yaratmak bir yana. Yazdığı hikâyelerdeki aşırı uçlardan ziyade onu ilgilendiren hikâyenin güdüsünün güçlü olması. Çok fazla miktardaki para ya da intikam arayışı mesela. Ya da çocukluğunda tacize uğramak, çok hareketli bir cinsel yaşam, patronu aldatmak ve akabinde gelen şantajlar. Bunlar polisiyenin vazgeçilmezleri arasında.
Peki çalıştığı işler dışında James’in işlediği konular arasında olan küçükken istismar edilmek ya da şantaj onun başına gelmiş miydi? Hayır, ama James’in bunu nasıl bir his olabileceğini hayal etmekte zorlanmamasını sağlayacak bir hayalgücü vardı. Bir röportajında “Bu duygu bazen çok evrenseldir, hepimiz korkuyu hissederiz. Her kadın karanlıkta takip edildiğini düşünebilir, bu zor değildir. Hepimiz kıskanmışızdır. Hepimiz birini öldürecek kadar sinirlenmişizdir” diyor James.
James’in yazınında dikkat ettiği bir diğer şey ise katilin profili. James’e göre bir katilin aklı başında olmalıdır, belki bazı ayrıcalıkları bulunmalıdır, iyi eğitim almıştır hatta iyi bir işte çalışmalıdır. İşin püf noktası okuyucuya, onu neyin bir katile dönüştüğünü düşündürmektir. James yazınına sekte vuran iki şeyden ise mustarip; DNA ve cep telefonları. Sizi arayanın yan odada bile olabilme ihtimalinin bütün uzamsal kavramları baltaladığını düşünen James, DNA’nın izinin bu kadar kolay sürülebilir olmasının da polisiye romanın yapısını değiştirdiğini düşünüyor.
HASTANE ODASI ROMANI
Seval Birdal tarafından Türkçe’ye kazandırılan son romanı Özel Hasta’yı yazarken James kalp yetmezliği yaşamıştı. O anda en çok korktuğu şey ölmekten ziyade kitabını yarım bırakmaktı. Aslında daha da kötüsü kitabının başka biri tarafından tamamlanıp gerçekten çok kötü bir iş çıkmasıydı. İşin tek iyi yanı ise yazmak için çok fazla zamanı olmuştu. Yazmak ve kafasını dinlemek isteyen yazarların hep uzaklarda, deniz kıyısında bir evi olduğu düşünülür. James’e göre ise fırsat ayağına gelmiş gibiydi. Ne bir ziyaretçi, ne telefon ne de e-posta… Hasta yatağında olmasına aldırmadan sekreterini çağırdı ve romanını dikte ettirdi.
Polisiyenin Baronesi şimdi iki kızı, beş torunu ve altı tane de torununun torununa sahip bir anneanne. 90 yılı geride bırakmasına çok az kaldı ve hayatla derdi yine romanlarıyla ilgili. Yeni romanı için ilham kaynağı bekleyen James “Hayatımı devam ettirebileceğimden emin olmam lazım ve birileri bana artık eskisi kadar iyi yazamadığımı söylemeden önce yazarlığı bırakmam lazım. Birçok yazar kabiliyetinin büyük bir kısmını kaybettikten sonra yazmaya devam ediyor ve bence bu çok büyük bir hata” diyor.
Anneanne ve yazarlığın yanı sıra hayat boyu Lordlar Kamarası üyesi olması da James’in siyasî bir yanı olduğu düşüncesini akla getirse de o kendini hiçbir partiye ait hissetmiyor. Ama yine de bireyin özgürlüğünden yana olduğu için iç güdülerinin onu Muhafazakâr Parti’den yana olduğunu hissettirdiğini dile getiriyor.

(Taraf Gazetesi)

Venedik'te Üç Ressam




İtalyan Rönesansı’nın üç büyük ressamı Titian, Tintoretto ve Veronese… 30 yıl “yan yana” çalıştılar… Tinterotte, “ustası” Titian’a isyan ederken, Titian,Veronese’yi “kanatları altına aldı”

Amerikalı romancı ve gazeteci Henry Brooks Adams, “Hayat boyu edineceğiniz bir arkadaş çoktur, iki arkadaş fazladır, üç ise neredeyse imkânsızdır. Arkadaşlıkta hayatların belirli bir paralelliği, fikirler topluluğu ve bir amaç için rekabet gerekir” demiş. Her ne kadar aynı topraklarda yaşamamış olsalar da Adams’ın bu sözü Venedik’te bir döneme damgasını vuran ressamlar, Titian, Tintoretto ve Veronese için biçilmiş kaftan.
1500’lerin başında Venedik’te İtalyan Rönesansı başlamıştı. Titian ise 1488’de çoktan dünyaya gözlerini açmıştı. Titian, gençliğini Giovanni Bellini’nin yanında tahtaya çizilen dinî resimler üzerine çalışarak geçirmişti. Fakat ne zaman ki Bellini’nin atölyesinden mezun oldu, işte o zaman kendi stilini konuşturmaya başladı; daha üç boyutlu gözüken ve daha büyük formatta resimler çiziyordu. Derken sahneye Tintoretto çıktı. 1518 doğumlu bu genç, Titian için tam bir yeni yetmeydi. Ama bir tevatüre göre Titian’ın stüdyosunda kısa bir süre için çalışmış olan genç, ustasının gazabına uğrayarak kapı dışarı edilmişti. Sebebi ise sahip olduğu yeteneğin Titian’ı korkutmuş olmasıydı.
16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Titian ve Tintoretto’nun arasındaki çekişme tam doruk noktasına çıkmıştı ki, rekabeti kızıştırmak için Verona’dan, adını geldiği yerden alan Veronese lakaplı bir genç çıkıp geldi, hem de 1528 doğumlu bir genç. Artık Venedik’te, resimlerinin altına imzalarını bile atmalarını gerektirmeyecek kadar kendilerine özgü stilleri olan bu üç ressamdan başkasının esamesi okunmuyordu.

Bu üç ressamın rekabeti aslında Venedik sanatının büyümesinde büyük bir itici güç olmuştu. Görünen o ki böylesi bir rekabet sadece, sanat piyasasının, diğer İtalyan Rönesans şehirlerinden farklı olduğu Venedik’te gerçekleşebilirdi. Venedik ticarete açık bir cumhuriyetti ve sahip olduğu servet, ülkenin zenginleri arasında göreceli olarak paylaştırılmıştı. Sıradan vatandaşlar, dinî kardeşlik dernekleri, Senato ve Hazine gibi birçok hükümet organı, sanat tacirlerinin himayesine girmemek için direniyordu ve bunun için yeterli zenginlikleri ve istekleri vardı.
Gerçekte bütün şehir, birbirini dışarda bırakmaya çalışan ve sanatçıları koruyan insanlarla doluydu. Sonuç olarak da sanatçılar iş alabilmek için rekabet şansı yakalamıştı ve bu aynı zamanda çok başarılı ressamların sürekli iş sahibi olması anlamına geliyordu.
Bunun tersine birçok İtalya şehri tek bir lord ya da oligarşi ile yönetiliyordu ve tek bir ressam, resme olan talebi karşılamaya yetiyordu. Venedik dışında bu kaideyi bozan sadece Floransa ve Roma’ydı. Floransa’da Medici’nin himayesi altında birçok sanatçı yetişti ama genel talebin çoğu, bu prestijli aile tarafından kontrol ediliyordu. Roma’da ise sanata olan talep her yeni Papa ile neredeyse 10 yılda bir değişime uğruyordu ve en hırslı projelerin boyutları da oldukça büyüktü. Dolayısıyla resimleri bir kişiden ziyade bir ressam takımı ve heykeltraşlar yapıyordu. Bu da ressamların rekabet etmek yerine işbirliği yapması ile sonuçlandı. Titian, Tintoretto ve Veronese de 30 yıl boyunca “yan yana” çalıştı. Hiçbir İtalya şehri böylesi büyük ressamları, bu kadar uzun zaman birarada tutamamıştı.

Bu üç ressam rakipti ama birbirleriyle eşdeğer değildi. Titian olarak bilinen Tiziano Vecellio, Tintoretto olarak tanınan Jacopo Comin ve Veronese olarak anılan Paolo Caliari, resmi sadece bir araç olarak kullanıyordu. Titian, bu üçlünün en tepesinde duruyordu; diğer iki ressam doğmadan çok önce Venedik’in en meşhur ressamı olarak tanınıyordu. Hatta Tintoretto ve Veronese kariyerine başlamadan önce Titian’ın namı çoktan Avrupa’ya kadar yayılmıştı. Yüzyılın yarısı geride kaldığında Titian’ın müşteri profilinin çoğunu denizaşırı ülkeler, küçük bir kısmını ise yerel talepler oluşturuyordu. Bu durumda Tintoretto ve Veronese, kendi pazar paylarını oluşturmak için rekabete girmek zorundaydı. Dahası Titian işleyeceği konuyu seçme ve onu nasıl işleyeceği konusunda göreceli bir özgürlüğe de sahipti.
Tintoretto ve Veronese ise rakip olmalarına rağmen birbirlerine daha yakın bir konumdaydı. Kariyerleri boyunca Venedik’te aynı müşteriler için çalıştılar. İki genç ressam Titian’ın gölgesinde kaldığı için hep onunla yarışmak zorunda kaldı. Zeki ve inatçı olan Tintoretto’nun Titian’a cevabı, onun sanatını taklit etmek ve ona isyan etmek oldu. Titian’ın stilini yakından inceledi, ki zaten kısa bir süre Titian onun ustası olmuştu. Ama yine de Tintoretto, ustasının yarı saydam renkler kullandığı tekniğini reddetti ve bunu basitleştirerek cesur ve geniş fırça darbeleri kullandı. Tintoretto’nun konularına yaklaşımı da farklıydı. Titian kariyeri boyunca resimlerindeki figürlerin duygusal durumlarını anlamaya çalıştı. Tintoretto ise ilahî olanın gücünü yansıtmayı tercih etti. Mesela İsa’nın Vaftizi tablosunda cennetin saçtığı ışık, altın ve gümüş rengin patlamasıyla verilmişti. İsa ve Aziz John’un hayalet gibi bedenleri de alev ve duman gibi bükülüp titriyor, bu mucize derin ve kutsal bir gizem gibi gözüküyor.
Titian ise Tintoretto’yu küçümsedi ve kariyerini mahvetmek için elinden geleni yaptı. Fakat konu Veronese’ye gelince işler değişti. Titian, Veronese’yi hep bir kefalet ya da vekil olarak gördü. Veronese de buna karşılık Titian’ın yararına çalışmaya özen gösterdi. Tintoretto’nun eserlerini “tuhaf” bulanlar, işlerini Veronese’ye vermeye başlayınca da Titian onu, “kanatlarının altına” aldı.
Titian duyguların yoğunluğuna odaklanırken, Tintoretto kutsal ihtişama yöneldi, Veronese ise bereket ve bolluğun çekici resimlerini yapmayı tercih etti. Veronese’nin çalışmalarında daha yumuşak ışıklar, güzel renkler ve uyumlu kompozisyonlara rastlamak mümkündü. Veronese’nin bir özelliği de ilgi çekici ve küçük ayrıntıları ekleme merakıydı. O, bu üç ressam arasında en “dekoratif” çalışandı.
16. yüzyılın ilk çeyreğinde Titian dinî betimlemelere yer veren resim anlayışında bir devrim yaptı. Devriminin meyvelerinden biri olan ve Bakire Meryem’in cennete yükselişinin tasvir edildiği Assunta, Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi’nin sunağını süslüyor. Bir diğeri ise Santi Giovanni e Paolo Kilisesi için yaptığı ama şu an kayıp olan The Death of St. Peter Martyr tablosu. Bu iki eser, Titian’ın ustası Giovanni Bellini ya da önceki Venedik ressamlarının tipik düşünce dolu kutsal resimlerinin aksine keskin duygular ve hareketler içeriyor. Dahası Titian, ifadelerin durağan olmadığının farkına varmıştı ve bunları ışığı kullanarak keskin hale getirmişti. Bu resimlerin bir diğer özelliği ise taşınamayacak kadar büyük ve değerli olmalarıydı.
Veronese’nin Virgin and Child with Angels Appearing to Saint Anthony Abbot and Saint Paul the Hermit ve Tintoretto’nun Temptation of Saint Anthony tablolarına bakılacak olursa ikisinin de aynı büyüklükte ve aynı azizi, aynı pozda betimlediği göze çarpıyor. Bu eserler iki ressamın da bağımsızlığı ve rekabetine güzel bir örnek.

VENEDİK’TE CİNSEL DEVRİM

16. yüzyılda Venedik’te cinsel arzunun düzgün bir tasvirinin yapılması konusunda da eşi benzeri görülmemiş bir endişe vardı. Bunun bir örneği Giovanni Bellini ile Titian’ın arkadaşı olan ve kadınlara olan aşkı ile nam salmış yazar, tarihçi ve teorisyen Pietro Bembo’nun eserlerinde görülebilir. 1505’te aşk üzerine bir diyalogu içeren Gli Asolani’yi (Asolani Halkı) yazdı ve yüzyılın en popüler kitapları arasına girdi. Üç kitap halinde yazılan eserde, romantik bir ihtirasın acıları ve zevkleri anlatılırken bir yandan da gerçekçi izlenimlere yer veriliyordu.
Titian’ın Danaë tablosunda çıplak bir şekilde yatan Danaë’nin karşısında, altın rengi ışık hüzmesi eşliğinde Zeus belirir. Şefkat ve ihtiras içinde hayallere dalmış olan Danaë, yatağa ve yastıklara gömülmüştür. Bir eliyle çarşafı tutan genç kadın, bir yandan da sevgilisinden gelecek “alamet” için bacaklarını aralamaktadır.

Bir diğer ünlü İtalyan ressam Giorgione’nin başladığı ve öldükten sonra Titian’ın devam ettiği Dresden Venus tablosu ve Titian’ın Venus of Urbino tablosunda kadınlar hareketsiz yatarken tasvir edilmiştir. Ama resim, anlatıcı konumundadır ve yorumculara göre hikâye açıkça cinsel doruk ve rahatlamayı anlatır.
1576’da Titian ölünce Venedikli filozof Antonio Persio, İnsan Zihni Üzerine Bir Tez’i yayımladı ve sağlıklı çocukların, “en yoğun ihtirasla ruhun duygularını” taşıyan ve bu sayede ruhları birleşen çiftlerin sevişmesiyle doğduğunu söyledi ve ekledi: “Bunu, resim sanatının babası Titian’ın benzeşmesinden daha iyi nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Kendi ağzından ve o çalışırken yanında olanlardan duyduğum kadarıyla bir figür çizmek istediğinde ve karşısında gerçek bir adam ya da kadın varken, o insan onun görüşünü etkiliyor ve ruhu, temsil ettiği şeyin içine sanki başka hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi giriyor. Bunu gören insanlar da onun kendinden geçtiğini düşünüyor.”
1576’da veba salgını Venedik’te her yeri sarmıştı ve salgın 27 ağustosta 80’lerindeki Titian’ın ölümüne sebep oldu. Titian, vebadan ölmesine rağmen kilisede gömülen tek Venedikli olmuştu. Yarım kalan Pietà tablosu ise Genç Palma tarafından tamamlanmıştı. Titian en meşhur tablolarından Madonna di Ca’ Pesaro’nun yanında gömülüydü. Titian’ın ölümünden sonra asistanı ve oğlu Orazio da vebadan ölmüş ve ailenin görkemli malikanesi yağmalanmıştı.
Titian’ın ardından ise Veronese ölmüştü. Geriye, büyük Venedik ressamlarından sadece Tintoretto kalmıştı. 1594’te ateş ve mide ağrısı sorunları yaşayan Tintoretto iki hafta boyunca ne uyuyabilmiş ne de bir şey yiyebilmişti. 31 Mayıs 1594’te ölen Tintoretto da 30 yaşında ölen en sevdiği kızı Marietta’nın yanına Madonna dell’Orto kilisesine gömülmüştü. Geleneklere göre kızı son yolculuğuna çıkmadan önce hareketsiz dururken, acı içindeki babası onun son portresini çizermiş.

(Taraf Gazetesi)

Elektronik Müziğin Genç Dahisi


Onur Uzunismail derseniz eğer bir çok insanın dikkat etmeyeceği ama Onor Bumbum deyince elektronik müziğe gönül vermiş genç kitleyi peşinden sürükleyen birisi. İTÜ Müzik İleri Araştırmaları Merkezi'nde Sound Engineering and Design üzerine yüksek lisans yapan Onor Bumbum da çocukluğundan beri müzikle uğraşanlardan. İlk zamanlarında tencere tava ile başladığı müzik hayatına ablasına alınan klavye ile devam etti. Bunu ablasının kasetlerinin üzerine yapılan gizli kayıtlar eşlik etti. Oratokul ve lisede gitar, davul derken ilerleyen teknoloji ile hayatına giren bilgisayar müzik tarzının oluşmasında etkili oldu. Geçen sene Nokiasupersound adlı müzik yarışmasına katılması da "E hadi bi deneyim olsun" şeklinde gelişmiş. "Bi Dur" adlı yarışmadan çok önce kaydettiği şarkıyla katıldığı Nokiasupersound'da ilk 11'e kaldı. Bu sayede Roxy müzik günlerine katılma cesareti toplamış ve finale kalmıştı. Konserlerinde başka müzisyenlerle çalışsa da şarkılarını kendi başınayken yapan Onor Bumbum, "Şarkıları yaparken hep tek başıma oluyorum, zaten onor bumbum şarkısı yapmamın tek amacı neredeyse o. Çok sıkıldığım, çok bunaldığım ve hakikaten daraldığım zamanlarda onor bumbum şarkısı yapabiliyorum" diyor. Bunun dışında "Project:gameover" diye başka bir projesi var Elif Taşkent ile, şarkı yaparken bazen onunla beraber yapıyor ama genelde o projede Elif daha çok söz yazıyor. Son projesini ise şöyle anlatıyor; "Bu yazin basindan beri Fransız müzisyen Jean Pierre Smadj ile calismaya basladik basta onor bumbum'un produktörü rolündeyken zaman içinde ikimizin de elektronik müziğe ve canlı elektronik müziğe olan ilgimiz yeni projemiz "two curlies"i doğurdu. Bu projede bir yandan onor bumbum şarkıları tadında şarkılar yaparken bir yandan da daha hareketli ve daha insanları dans ettirebileceğimiz house şarkılar yapıyoruz ve bunları çalarken de sahnede birçok bilgisayar enstrüman ve oyuncak kombinasyolari kullanıyoruz. Kısa bir süre içinde ilk albumümüzü internet üzerinden yayınlayacağız. Biliyorum internetten müzik almak ve satmak henüz dünyanın birçok yerinde yeteri kadar gelişmedi ama kabullenmemiz gereken bir gerçek var, o da müzik endüstrisindeki kuralların köklü olarak değişmeye başladığı. Artık hiç kimse cd almıyor ve müziğe ulaşmak çok kolay. Ama bu insanların sanatçıların kendisine duyduğu saygıyı öldürmüyor, sadece müziğe ulaşma yolunu değiştiriyor ve hepimizin yavaş yavaş buna ayak uydurması lazım. Ben bile mp3 satın almaya yakın zamanda alıştım ve herkesin -sadece denemek için bile olsa- bir kere mp3 satın almayı denemesini öneririm. Bu yeni projemizin şarkılarına ulaşabileceğiniz web adresi de http://www.myspace.com/twocurlies"

Onor Bumbum, canlı performansları dışında Yıldırım Mayruk defilelerinin de müziklerini yapıyor. Liseden arkadaşı Bora Güven ile ortak olarak calıştığı jingle şirketi WhiteMouse'ta çeşitli televizyon programlarına ve reklamlara müzik yapıyorlar. Bora Güven'in bağlantıları sayesinde de iki yıldır Yıldırım Mayruk defilelerinin müziklerini yapan ikili, defile için yapılan müziklerin Onor Bumbum müzikleriyle çok benzerlik olmadığını da belirtmeden edemiyor çünkü bir yandan da hayatlarını kazanmaları gerektiğinin bilincindeler. Onor Bumbum aynı zamanda canlı performanslarında kullandığı bazı enstrümanları da kendisi yapmış. Bu süreci de şöyle açıklıyor: "En son elektroniğe takılmıştım, onun sonucunda canlı performanslarda kullandığımız bir takım enstrumanlar yaptım, daha sonra o yaptığım enstrumanları daha iyi kontrol edebileceğim bir takım programlar ve programcıklar yazdım. Bu aralar çok uğraştığım şey ise yeni bir alt proje, 'buggy boy' ( www.myspace.com/buggyboy3), bu projenin asıl amacı gerçekten canlı elektronik müzik yapmak ve bilgisayarı hakikaten bir enstruman gibi kullanmaya calışmak. Eskiden yaptığım enstrumanları ve yazdığım programlara ek olarak, canlı performans için bir takım küçük programcıklar yazdım. Buggy boy toplamda 68 düğme ve iki tane de knob ile 6 tane davul sequenceri ve 6 tane de loop-player ve bunların hepsinin canlı manipülasyonundan oluşuyor temel olarak." Bu değişik özelliğinin yanı sıra konser fotoğraflarında Onor Bumbum yapıştırmalı dinleyiciler görmek de mümkün. Konserlerine gelenlere verdikleri yapıştırmaları, kendilerine yapıştıranların fotoğraflarını çeken Onor Bumbum bu fikirden de sıkılıp daha eğlenceli şeyler yapmayı planlıyor. Onor Bumbum, "Biz çok eğleniyoruz gelenlere bir şeyler verince, sanki onlar misafirliğe gelmiş de ikram yapıyoruz gibi hissediyoruz" diyor. Yakın zamandaki konserler de seyircileri de sahneye davet edip onlara verecekleri elektronik oyuncaklarla performansa eşlik etmelerini sağlamak da ihtimal dahilinde.

(Taraf Gazetesi)

O aslında bir Kral



Genelde bir romanı elinizde tuttuğunuz zaman ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca hiçbir zaman bilemezsiniz. Yazarın hayatına dair biraz bilgi varsa elinizde, ilk sorunun cevabına ulaşmak için dikkatlice satır aralarındaki ipuçlarını birleştirip bir sonuca varmaya çalışırsınız. Bazen bir kitapta yazarının bütün hayatı gözlerinizin önündedir bazen ise tamamen kurmaca cümleler karşılar sizi.
Şimdi ise edebiyatta yeni bir akım gün geçtikçe kendine yer edinmeye başladı. Birinci tekil şahış artık edebiyatta kendisine daha güçlü ve geniş bir alan açıyor. İspanyol ve Latin Amerika edebiyatında bu akıma "autoficción" deniyor. Geçmişin korkularından sıyrılıp bireyin kendisinden bahsetmesi, önyargılar olmadan kuşakların kendi hayatlarını anlatması da denebilir buna. Bu anlatımlar kitap sayfalarında karşımıza çıkmaya başladığından beri de bu yeni akım üzerine tartışmalar hatta uluslararası buluşmalar düzenleniyor. Tıpkı temmuzda Fransa'nın Normandiya bölgesinde ya da şubatta Almanya'daki Bremen Üniversitesi'nde gerçekleştirilenler gibi. Yazarlar ve eleştirmenler bu yeni akımın İspanyol ve Latin Amerika edebiyatının geleceğini olarak kabul etmiş durumda. Ama herkes aynı fikirde değil. Mesela Bremen'deki semineri düzenleyen Sabine Schlickers bunun bir moda olduğunu düşünüyor: "Bu bir moda olabilir ama bütün modalar gibi bunun da tehlikeleri var. Göreceğiz." Bu akımın ürünleri otobiyografi, günlük, anı, noter onayı almış şeyler, biyografi ya da her şeyin kurmaca olduğu romanlar değil. Ama aynı zamanda bunların hepsi. Bunlar edebiyat. Bu konuda İspanyol yazar Javier Marias 'edebiyatın hepsini asimile ettiği' düşüncesinde ısrarlı. Bu akım bir bakıma Kuzey Amerika ya da genel olarak bütün dünya edebiyatına hakim olan, iyi bir romanın üçüncü tekil şahısta yazılacağı düşüncesine de bir tepki niteliğinde. 'Ben'in kullanımı Dante, Marcel Proust, Louis-Ferdinand Céline, Jorge Luis Borges, Thomas Bernhard, Jorge Semprún ve Marguerite Duras gibi birçok isimde etkili olmuştur. İspanyol edebiyatında ise Carmen Martín Gaite, Carlos Barral, Juan ve Luis Goytisolo, Juan José Millas örnek gösterilebilir. Marias, 1987'de "Otobiyorafi ve kurmaca" başlıklı makalesinde gerçek ve doğru materyalin kullanımını anlatmış, otobiyografinin alanını sanki sadece kurmacaymış gibi sınırlandırmanın hem çekici hem de ilginç yollarını aktarmıştı. Bu makaleden iki yıl sonra "Todas las Almas / Bütün Ruhlar" adlı romanını yayımladı. 1998'de ise 'sahte romanı' "Negra Espalda del Tiempo / Zamanın Kara Sırtı"nı yayımladı. Yazar bu kitapla ilgili şöyle yazdı: "Ben, hayatını düşlediği ve yazdığı için hayatı zenginleşen ya da kınanan ne ilk yazarım ne de son yazar olacağım." Ben'in pragmatik yaratıcılarından Marcel Proust "Anlıyorum ki, o izlenimleri aktarmak, o tek gerçek olan önemli kitabı yazmak için büyük bir yazarın kelimeyi olduğu anlamıyla kullanmaz, onu yaratır ama o kelime çoktan her birimizin içinde varolduğundan onu yorumlar. Bir yazarın görevi ve ödevi bir yorumcununki gibi bunlardır" demişti. Şimdi bu yeniden yorumlama fikrini bir kenarda tutup Marias'a dönecek olursak eğer önce Redonda adasından bahsetmek gerekir. Redonda ya da bilinen o mizah öğesi adıyla Redonda Krallığı aslında bir Karaib adası. Ama adada ne bir yerleşim yeri var ne de başlarına kralın geçmesini gerektirecek bir insan. Bir tevatüre göre Redonda'nın yakınındaki Montserrat adasından Matthew Dowdy Shiell, kendisini 1865'te Redonda Kralı ilan etmiş. Bu hikayeyi de bir kurmaca yazar olan oğlu nesilden nesile taşımış. Marias da Bütün Ruhlar kitabını yazarken Redonda'nın üçüncü kralı olan şair John Gawsworth'ü de tasvir etmiş. Krallık 1997'de Marias'a geçmişti. Bütün bu olaylar ve taht değişimleri ise yazarın sahte romanı Zamanın Kara Sırtı'nda anlatılıyor. Aslında kitaba ilham veren şey Marias'ın Bütün Ruhlar kitabının resepsiyonuna katılan insanlarmış, hatta Marias'a göre onlar kitaptaki karakterlerin kaynağını oluşturuyor. Tahta çıktığından beri Marias, Reino de Redonda / Redonda Krallığı'nı bir edisyonlarında bir marka olarak kullanmaya başlamştı. Hatta İspanyol yazar, krallığı süresince birçok ismi dük ve düşes ilan etmişti. Mesela İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, Titreşim Dükü; sosyolog Pierre Bourdieu, Köksüzlük Dükü ya da yönetmen Francis Ford Coppola, Megapolis Dükü ilan edilmişti. Bununla da yetinmeyen Marias dük ve düşeslerin karar verdiği bir edebiyat ödülü de yaratmıştı. Para ödülünün dışında kazanana Dükalık da veriliyordu. 2001'de dağıtılmaya başlayan ödülü alanlar arasında Olalla Dükü yönetmen Eric Rohmer ya da Ontario Düşesi yazar Alice Munro bulunuyor. Hatta Türkçe'de Marias'ı okumak isteyenler Everest yayınlarından çıkan Ufkun Öte yanı ile Antartika'ya bir yolculuk yapabilir ya da Can yayınlarından çıkan Yazınsal Yaşamlar'ı okuyabilir. Yazar, Yazınsal Yaşamlar'da Oscar Wilde'dan James Joyce'a, Rainer Maria Rilke'den Laurence Sterne'ye birçok ünlü yazarın kısa yaşam öykülerini yine kendi bildiği o hayal dünyası ile ama bir yandan da gerçeklişkten şaşmayarak saygılı bir şekilde okuyucu ile paylaşıyor. Marias aslında onların da bir roman kahramanı olmak istediğini düşündüğü için hem kendi romanının karakterlerini oluşturuyor hem de bu insanların hayallerini gerçekleştiriyor. Hal böyle olunca Marias'ın yazdığı kitaplarda kurmacanın payını sorgulamadan önce yaşadığı hayatın ne kadarını gerçek ne kadarını kurmaca kabul ettiğine bakmak gerekir. İnsanların yaşamadığı bir adanın kralı olan bir yazarın hayalgücünün kuvveti su götürmese de, kitabına konu ettiği dük ve düşeslerin gerçekliği de aslında bir o kadar su götürmez. Yazar aslında kendisini anlatıyor, Redonda Kralı bir yazar. Redonda Krallığı'nın gerçekliğini sorgulamak yerine yazarın romanının akışı ile ilerlemek çok daha iyi bir seçenek olacaktır. Keza kendisinin de dediği gibi, o bu gerçeklik-kurmaca karmaşasını düşleyip yaşatan ne ilk yazar ne de son yazar olacak. Edebiyatta varlığı en muğlak olan şey her zaman 'ben' olarak kalacak keza bir romancının bütün yaşadıklarından sıyrılıp yeni bir karakter yaratmasının imkansızlığı kadar kendi hayatında yaşadıklarından beslenmesini yadsıması da beklenemez. 'Ben'in kullanımı yeni bir akım olarak İspanyol ve Latin Amerika edebiyatında yükselişe geçse de aslında kökleri diğer edebiyatlarda çok daha eskilere dayanıyor. Fransız edebiyatına bakıldığında 1857'de yayımlanan Madame Bovary, "Ben Madam Bovary" diye başlarken aslında bize kitabın yazarı Gustave Flaubert'in hayatı ile ilgili birçok şeyi anlatacağının ipucunu vermekteydi. Kitabın geneline bakıldığı zaman Flaubert'in yaşadığı dönemin Fransası'nın da tasviri ile karşılaşıyorduk. 1976'da ise bir gün pek başarısı olmayan Hint asıllı İngiliz bir yazar yeni bir şey denemek istedi ve romanına şöyle başladı: "Ben Bombay şehrinde doğdum..." "Şeytan Ayetleri" kitabının basılmasının ardından 1988'de Ayetullah Humeyni'nin hakkında ölüm fetvası verdiği Salman Rüşdi de "Geceyarısı Çocukları"na birinci tekil şahsı kullanarak böyle başlamıştı. Hindistan ve Pakistan'ın yaşadığı çalkantılı dönem ve Rüşdi'nin hayatının bir harmanıydı bu kitap da. Rüşdi o zamanı şöyle anlatıyor: "İçimde Salim Sinai'nin sesini keşfettiğimde yaşadığım hissi hâlâ yeniden yaşayabiliyorum. Bunu keşfettiğimde aynı zamanda kendiminkini de keşfettim. O günü on yıl süren başarısız girişimlerim sonunda o günü gerçekten yazar olduğum bir gün olarak hatırlıyorum."

(Taraf Gazetesi)

Basit ve göze hitap eden bir Ergenekon



Her şey Ümraniye'de bir gecekonduda patlayıcıların bulunmasıyla başladı. Önce Ümraniye davası olarak anılan ama artık bütün Türkiye'nin onunla yatıp kalktığı Ergenekon davası iki yılı arkasında bırakmak üzere. İki iddianame ve bu iddianamelerin ekleri yayınlandı. Birçok isim, birçok bilgi ve sayfalarca döküman. Bütün bunlar birçoklarına inanılmaz karmaşık gelse de Burak Arıkan bütün bu karmaşayı alıp hem bir sanat hem de bir araç haline getirmiş. Massachusetts Institute of Technology , New York Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi birçok üniversitede ders veren, hem araştırmacı hem de bir sanatçı olan Arıkan "Ağlı Bilgi Görselleştirmesi" üzerine çalışıyor. Yani karmaşık verileri ilişkiler kurarak görsel hale getiriyor. Böylece normalde görülemeyen noktaları gösterip tartışılır hale getiriyor. Arıkan, filozof Gilles Deleuze'ün "Her toplumun kendi diyagramları vardır" sözüyle başlayan Ergenekon.tc projesinin www.ergenekon.tc adresindeki internet sitesinde ise yaptığı işi Ergenekon davası ile ilişkilendirmiş. Arıkan, PDF halinde yayımlanan ve resim dosyası formatında olan ilk iddanameyi OCR teknolojisi ile dijital metne çevirmiş. Daha sonra da üzerinde istatistiksel metin analizi yapmış. Arıkan, metin içinde birbirine yakın isimler arasında bağlantılar kurarak isimlerin ne kadar sıklıkta ve diğerleri ile ne kadar bağlı olduğunu inceleyerek bu diyagramı ortaya çıkarmış. Başa dönecek olursak Ergenekon davasında geçen isimlerin birbirleri ile olan ilişkilerini ve ne kadar öne çıktıklarını görselleştirmiş. Hatta Arıkan bununla ilgili şubat ayında Delüks sanat grubu ile Galatasaray'da kısa süre açık kalan bir de sergi düzenlemiş. 2 bin 455 sayfalık ilk iddianamenin saman kağıtlara çıktısını alan Arıkan 'İddianame Odası' adı vediği bir odanın bütün duvarlarına bu sayfaları ve Ergenekon diyagramından oluşan duvar baskılarını asmış. Odaya ayrıca bir de hareketli diyagramların gösterildiği televizyon konmuş. Serginin aynı zamanda interaktif bir yapısı olmuş yani ziyaretçiler istedikleri gibi iddianame sayfalarının üstüne yazıp çizebilmiş. Arıkan sergi sonrası bütün bu sayfaları toplamış ve şimdi 'annotated (notlu) iddianame' adlı tek kopya bir kitap projesi tasarlıyor. Peki Arıkan'ı bu diyagramı yapmaya iten neydi? Arıkan'ın cevabı aslında gayet basit: "Ergenekon davasının karmaşıklığı ve toplumda yarattığı şok beni motive etti. Dökümanın PDF resim olarak yayınlanması, yani devletin dijital okur yazarlığındaki gerilik ve ana akım medyanın Ergenekon diye yaptığı hiyerarşik diyagramlar bu olaya başlamamamı tetikledi." Arıkan iddianamenin bu halinin sadece halkın değil uzmanların da kullanabileceği bir yapısı olduğunu düşünüyor. Daha önce Türkiye Genel Seçimleri, sosyal ağlar, insan hakları gibi konulardan verilerle de çalışmış olan Arıkan'a göre diyagramlar akademik branşı değişik insanlar tarafından değişik şekillerde okunabilecek yapıya sahip. Arıkan şu anda ekleriyle beraber ikinci iddianame üzerinde çalışıyor. Tarihi belli olmasa da Arıkan, bu çalışmanın sonucunda muhtemelen eylül ayında yeni bir sergi açacak.

(Taraf Gazetesi)

Yağmur İle gelen şarkılar



Film ve dizi müziklerinden tanıdığımız Cenk Erdoğan’ın albümü İle Baykuş Müzik etiketiyle yayınlandı. Erdoğan albümünde Türk müziği ve modern caz arasında bir köprü oluşturuyor

İstanbul'da yağmurun yağmaya başladığı şu günlerde, günün yorgunluğunu kahve ile atanların yüzünü güldürecek bir albüm yayınlandı. Baykuş Müzik, Cenk Erdoğan Trio'nun İle adlı albümünü yayınladı. Perdesiz gitar üzerine uzmanlaşan Erdoğan, kurucusu olduğu Trio ile çıkardığı bu albümde hem sahip olduğu caz birikimini hem de perdesiz gitarda bağlama ve tanburdan etkilenerek geliştirdiği tekniğini kullanmış. Arda Baykurt'un davul ve Alper Kılıç'ın da kontrbas ile buna dahil olması sonucunda ortaya çıkan grubun bu ilk albümü kalabalıklardan uzaklaşmak istediğiniz anlar için bire bir.
Albümün tamamını dinlediğiniz zaman hem caza dair hem de Türk geleneksel müziğine dair birçok şey bulabiliyorsunuz. Bir yandan enfes bir caz melodisi dinlerken bir yandan da başka bir parçada içinizden "Ayılana gazoz, bayılana limon..." diyerek gülümsemekten kendinizi alamıyorsunuz. On parçadan oluşan albümde bir de Neşet Ertaş'ın Tatlı Dillim adlı şarkısının yorumu bulunuyor. Erdoğan'ın perdeli - perdesiz gitar, e-bow ve yaylı tanbur çaldığı grubun yapımcısı Sinan Sakızlı da aynı zamanda soprano sax ile albüme eşlik ediyor.
Bu aslında Erdoğan'ın ilk çalışması değil. Takip edenler ve albümü dikkatli dinleyenler Erdoğan'ın Gevende'nin albümünde gitar çalmış olduğuna şaşırmayacaktır mesela. Bunun yanı sıra Mircan Kaya'nın da albümünde gitar çalan Erdoğan, Serkan Çağrı'nın Âla adlı albümündeki Resim adlı şarkının bestecisi, Cengiz Onural'ın Bir Nefes Hayat adlı çalışmasının da aranjörü. Bununla da kalmayan Erdoğan, Çağan Irmak'ın Issız Adam, Ahmet Ümit'in romanından uyarlanan Turgut Yasalar'ın Sis ve Gece filminin, Kabuslar Evi, Bıçak Sırtı ve Yol Arkadaşım gibi televizyon dizilerine de müzik yaptı.
Geleneksel müziği, caz ile birleştirmesinden ötürü yurt dışındaki müzik uzmanlarının da dikkatini çeken Erdoğan, 2004'te fusion caz grubu Screaming Headless Torsos grubunun kurucusu David "Fuze" Fiuczynski tarafından ABD'deki Berklee College of Music ve Queens College of Music'e perdesiz gitar ve Türk makamları üzerine atölye çalışması düzenlemesi ve konser vermesi için davet edilmişti. Erdoğan'ın müzik eğitimi ise çok eskiye dayanıyor. Özel Kalamış Lisesi'ndeyken Murat Ermutlu ile çıktığı bu yol 1997'de Bilgi Üniversitesi Müzik (Kompozisyon) bölümüne burslu girmeye hak kazanmasıyla yeni bir boyut kazanmış. Zaman içinde caz ve klasik kompozisyon teknikleri üzerine çalışan Erdoğan 2000'de On CUE adlı bir grup kurarak çeşitli caz kulüplerinde çalmaya başlamış.
Hakkında daha fazla bilgiye http://www.cenkerdogan.net adresinden ulaşılan Erdoğan, kurduğu Trio ile çıkardığı bu albümle hem zihninizi dinlendirecek hem de harmanladığı teknikler sayesinde tadı damağınızda kalacak dingin bir müzik zevki edinmenize sebep olacak.

(Taraf Gazetesi)

Ezber Bozan Rüyalar



İspanyol yönetmen Luis Buñuel, "Neden rüya gören bir insanın rüyasını ben de göremiyorum? Can sıkıcı bir durum bu. Ben sinema yaparak böyle bir engeli ortadan kaldırıyorum" dediği zaman muhtemelen Güney Koreli Kim Ki Duk'un dehasını öngörmemişti. Siz hiç rüyalarınız gerçek olsun istediğiniz mi? Rüyalarınızda yarattığınız bir dünya da kalmak ya da o dünyadan arkanıza bakmadan kaçmak istediniz mi? Şimdi rüyalar ve rüyalarda yaşamakla ilgili aklınızdaki bütün soruları bir kenara bırakın çünkü Kim Ki Duk'un son film "Rüya" bütün ezberlerinizi bozuyor. Japon oyuncu Joe Odagari'nin canlandırdığı Jin, sevgilisi tarafından terkedilmiş ve çektiği acıdan gecesi gündüzüne karışmış bir genç. Yaşadığı hayatta evin her yeri hâlâ sevgilisinin anıları ile dolu, geceleri ise rüyasında sevgilisinin peşinden gidiyor. Onu izliyor, takip ediyor... Bir gece yine rüyasında sevgilisini takip ederken başka bir arabaya çarptığını görüyor ve fırlayarak uyanıyor. Derin derin ve kesik kesik nefes alıyor. Rüyası o kadar gerçek geliyor ki Jin'e kalkıp rüyasında kaza yaptığı yere gidiyor ve gerçekten bir kaza olduğunu görüyor. Afallamış ve bir o kadar da korkarak polise yaklaşıp olayla ilgili bilgi almaya çalışıyor. Biz bu sırada Jin'in siyah jipini görüyoruz ama polisin verdiği araba eşgali ise beyaz... Bu noktada filme Koreli oyuncu Lee Na-Young'ın canlandırdığı Ran dahil oluyor. Evinden apar topar polis karakoluna götürülen ve durmadan "Ne yapıyorsunuz? Ben bütün gece uyuyordum" diye bağıran beyazler içinde bir genç kız. Polis karakolunda Ran ifade verirken, Jin devamlı polis şefinin ve Ran'ın sözünü keserek aslında bütün bunları kendisi rüyasında gördüğünü ve aslında arabaya da kendisinin çarptığını anlatmaya çalışıyor. Polis şefi Jin'i azarlamaya başladığında ise film ilk ve tek gerçekliği ile çarpışıyor. Bir adamın rüyasında gördüğü şeyleri bir kızın yaşıyor olması ne kadar gerçek olabilirdi ki? İşte bu noktada Kim Ki Duk'un o ince zekası hünerini gösteriyor ve biz aslında Ran'ın uyurgezer olduğunu öğreniyoruz. Aşk acısı çeken bir adamın rüyaları bir uyurgezerin vücudunda hayat buluyordu. Ama bu hüner bununla da kısıtlı değildi, Ran tiksindiği için ayrıldığı için eski sevgilisine gidiyordu bu uyurgezer hallerinde her gece. Yin Yang gibilerdi aslında... Jin terkeden sevgilisinin özlemi ile yanıp tutuşuyordu. Uyanık olduğu zamanla onun hasreti ile yanıp tutuşuyordu, rüyalarında ise onun peşinden ayrılamıyordu. Ran ise sevgilisini artık ona dayanamadığı için terketmişti ama Jin'in rüyalarını gerçekleştirdiği sırada kendisini hep eski sevgilisinin yanında buluyordu. Sabah kendi yatağında uyandığında ise bir dakikasını bile hatırlamıyordu. Geriye ise birbirini hiç tanımayan iki insanın bu açmazdan kurtulması kalıyor. İlişkilerin sarpa sardığı çıkmaz sokaklardan, aşk acısı çekmeye, zihnimizde biriktirdiğimiz anılardan iletişememeye kadar birçok konuya el atan Kim Ki Duk yine bütün filmlerinde olduğu gibi şaşırtmaya ve bir görsel şölen sunmaya devam ediyor. Filmde kalabalık yerine boş sokaklar ya da terkedilmiş gibi gözüken tapınaklar karşılıyor sizi. Jin ve Ran dışında da çok fazla oyuncu bulunmuyor aslında filmde. Filmin sadeliği bu alanlarda da kendisini gösteriyor. Kim Ki Duk severler için bu sefer belki şiirsel kisvesi altında verilen o şiddet dozajı biraz yükselmiş olabilir ama yine de yönetmenin sadık izleyicilerinin rahatsız olacağını sanmıyorum. "Please Teach Me English" filmi ile meşhur olan ve Kore'nin Lee Na-Young'a eşlik eden Joe Odagari de aslında Miwa Nishikawa'nın yönettiği "Sway (Yureru)" filmindeki oyunculuk performansından bu yana Kim Ki Duk'un ilgisini çekiyormuş zaten.

(Taraf Gazetesi)

Susan Sontag



Fotoğrafa yeni başlayanlara verilen iki kitap vardır; birisi John Berger'in Görme Biçimleri, diğeri ise Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine'si. Bu kitaplar tekniğinizi geliştirmez ya da değiştirmez ama algınıza yeni bir boyut katar. Hele de Sontag'la olan bağınızı koparmazsanız sadece fotoğraf değil aklınıza gelecek birçok şey ile ilgili algı kapılarınızı ardına kadar açabilirsiniz. İnsan hakları savunucusu, yazar, aktivist ve nice sıfatı birlikte bünyesinde barındıran Sontag, hayatı boyunca dünyanın en üretken insanlarından birisi oldu. Ta ki 28 Aralık 2004'te kan kanserine yenik düşene ve Paris'teki Montparnasse Mezarlığı'na gömülene kadar. Makaleleri ile düşünsel anlamda birçok insanı besleyen Sontag şimdi çok daha özel çok daha kişisel bir şekilde bu yolda yürümeye devam ediyor. Biseksüelliği her zaman hayatında arka planda kalmış Sontag'ın günlükleri ölümünden dört yıl sonra tek oğlu yazar ve akademisyen David Rieff tarafından halka açılıyor. Üç parça halinde Penguin yayımevi tarafından basılacak olan günlükler, ocak ayından itibaren "Reborn: Early Diaries, 1947-1964" adıyla raflardaki yerini alacak. Eleştirmenleri etkilediği kadar da kızdıran Sontag, 1946'da daha 16 yaşındayken günlüğüne şöyle yazmıştı: "Her şeyi yapmaya çabalıyorum. Her yerde zevke hazırlıklı olmalıyım ve onu bulmalıyım da çünkü o her yerde! ...her şeyin önemi var!" İlk kez yayımlanan günlüklerinde Sontag 15 yaşındayken ilk kez cinselliğini keşfetmesini anlatıyor: "Çok gencim ve muhtemelen hırslarımın en rahatsız edici yanları zamanla kaybolacak. O yüzden şimdi lezbiyen eğilimler olduğunu hissediyorum (bunu ne kadar isteksizce yazıyorum.)" 16 yaşına geldiğinde ise günlüğüne ilk cinsel deneyimini aktarırken, bu kadından kimliğini korumak adına "H" diye bahsediyordu: "Muhtemelen sarhoştum, ama H benimle sevişmeye başladığında çok güzeldi. Biz yatmaya gitmeden önce saat gecenin dördü olmuştu. Onu arzuladığımın bilinçli bir şekilde farkına vardım, bunu o da biliyordu." Biseksüelliği her ne kadar muğlak kalmış gibi görünse de -en azından bu günlükler su yüzüne çıkana kadar- o aslında bu konuda mümkün olduğu kadar çok ipucu vermişti. Bir keresinde bir röportajında yaşlanmayı şöyle anlatmıştı: "Yaşlandığınızda, 45 ya da üstü, erkekler size ilgi duymayı bırakıyor. Ya da başka bir deyişle, benim ilgi duyduğum erkekler bana ilgi duymuyor. Ben genç bir erkek istiyorum. Güzelliği seviyorum. Ben yedi kere aşık oldum. Hayır, hayır aslında dokuz. Beş kadın, dört erkek."

Aslında Sontag'ın hayatında başka kadınlar da oldu ama bunların arasında en bilinenleri aktris Nicole Stephane, fotoğrafçı Annie Leibovitz, koreograf Lucinda Childs ve yazar Maria Irene Fornes idi. Ama en göz önünde olan ilişkisi Leibovitz olmuştu. Onlar sadece 'sevgili' değildi aynı zamanda birlikte de çalışıyorlardı. 1999'un sonunda Leibovitz, sontag ile ortaklaşa "Women / Kadınlar" adlı bir fotoğraf kitabı çıkarmıştı. Leibovitz, bu kitapta bulunan kadınları fotoğraflamaya başlamadan önce birçok insan gibi Sontag da bir liste yapıp kendisine vermişti ve kitap bittiğinde listenin çoğu fotoğraflanmıştı. Leibovitz bir röportajında Sontag'ın sürece nasıl dahil olduğunu şu sözlerle anlatmıştı: "Bu onun fikriydi. Buna doğrudan kapılmadım. Arkadaşlarımla ve çalıştığım diğer insanlarla konuşunca bu fikir onları çok heyecanlandırdı. Onları heyecanlanması da beni sevindirdi ve onların heyecanlamasının ilginç olduğunu düşündüm. Ama aslında kimse kitabın neyle ilgili olması gerektiğini bilmiyordu. Kimin o kitapta yer alması gerektiğini de bilmiyordu. Susan bir başlangıç listesi yaptı. Geçenlerde bir göz attım ve sanırım listede bulunan bir ya da iki kişi dışında on beş kadının hepsini fotoğraflamışız. Konuyla ilgili bir yazı yazacağını söylemişti ama sonuna kadar tam olarak hemfikir olmadı. Eğer kitabı beğenmeseydi, bir yazı alamayacağımı hissediyordum. Sonunda Joan Didion'ı aramak zorunda kalacağımı ya da benzer bir şeye mecbur kalacağımı düşünüp duruyordum." !f 2008 film festivalinde Leibovitz'in hem fotoğrafçılık kariyerinin hem de hayatının anlatıldığı "American Masters: Annie Leibovitz: Life Through a Lens" filminde, konu Sontag'a geldiği zaman fotoğrafçının konuşmakta zorlandığı ve ağlamasına ramak kaldığı da gözlerden kaçmamıştı. Biseksüelliği bir kenara aslında Sontag evlenmişti. Hem de 17 yaşında sadece 10 gün süren bir kur evresi sonrasında. Sontag, Philip Rieff ile sadece sekiz yıl evli kaldı. Bu evlilikten doğan ve şu anda annesinin günlüklerini yayımlama kararı alan David, annesinin Farrar, Straus and Giroux yayımevinde editörlüğünü bile yapmıştı. Şimdi ise verdiği bu kararın arkasında duruyordu: "Kaliforniya Üniversitesi'ne araştırmalarını satmaya karar verdiği gerçeğini de göz önünde bulundurunca, verdiğim karar çok zor olsa da bana aslında pek bir seçenek bırakmıyordu. Açıkçası günlük kaçınılmaz bir şekilde basılacaktı o yüzden bunu kendim yapmak istedim. Beni rahatsız ettiği için bir şeyi atmak gibi bir davranışta bulunmamak ya da annemin dünyanın öğrenmemesini istediği bir şeyi kesmemek için edisyon sürecinde çok çaba harcadım." Sontag'ın günlüklerinde sadece cinselliği keşfi bulunmuyor tabi ki. Günlüğünün ilk sayfalarında Sontag, Anrde Gide ya da Rainer Rilke'nin kitaplarını nasıl da bir çırpıda hevesle okuduğunu anlatmış. Oğlu ise bu durumun normal olduğunu düşünüyor: "O bir dahîydi ve bir dahînin iştahına sahipti. Benim gibi dahî olmayanlar için onun okuduğu kadarını okumak daha uzun zaman alıyor. Bence bu kitabın okuyucularına yararı, kişinin kendini yaratması ile ilgili. Daha birçok listesi olmasına rağmen, bu kitaba bazı listeleri koymamın sebebi de bu." Sontag'ın bütün kariyerini ve sahip olduğu bilgiyi bir kenara bırakırsak nihayetinde o David'in annesiydi. David'e göre sontag'ın gençliği ile daha sonra annesi olarak tanıdığı kadın arasında çok fark yoktu: "Bence o kadar değişmedi. Günlüğünü okurken en çok takıldığım şey bu olmuştu. Merakı ve doymak bilmezligi olduğu gibi duruyordu, 15'inde neyse hâlâ oydu. Bu açıdan olağanüstü bir şekilde aynı kalmıştı."

(Taraf Gazetesi)

Ölüm Denizinde Yüzen Bir Oğulun Anıları



David Rieff, Susan Sontag’ın editörü, arkadaşı ve Philip Rieff’le ilişkisinden olan çocuğu. David Rieff’in, annesiyle olan mesafeli ilişkisini, bir anne olarak Susan Sontag’ı ve yazarın son yıllarında kanserle mücadelesini anlatığı kitabı Ölüm Denizinde Yüzmek Agora Kitaplığı tarafından yayımlandı

“Kendimi Vietnam Savaşı gibi hissediyorum, bedenim istila edildi, sömürgeleştiriliyor. Üzerimde kimyasal silahlar kullanıyorlar. Ve ben buna sevinmek zorundayım." Bu cümle Susan Sontag'ın hastalık tanımıydı, en azından kendi hastalığı kanserin tanımıydı. Sontag'ın Bir Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları kitabını bilmeyenler için belirtmek gerekir, Sontag bütün kanser savaşları boyunca notlar tutmuş ve çoğu bu kitabında yer almıştı. Yukarıdaki cümle ise yazar, aydın, insan hakları savunucusu ve daha nicesi olan Sontag'ın yazar ve akademisyen oğlu David Rieff'in anılarını anlattığı Agora Kitaplığı'ndan çıkan Ölüm Denizinde Yüzmek kitabında alıntılandı...
Dünyanın gırtlağına kadar battığı politik ve benzeri bir sürü sorun üzerine çok doğru ve parlak fikirleri olan bu kadının kendi hastalığı söz konusu olunca sözcükler gırtlağında düğümleniyordu. Ölümüne sebep olan ve bilmem kaçıncı kanser teşhisinden geçen bu yolda Sontag'ın yanında kalarak ona destek olma çabasını sarf edenlerin başında tek oğlu David geliyordu. Sontag 17 yaşında Philip Rieff ile evlenmiş ve sadece sekiz yıl süren bu evlilikte David doğmuştu. David ile olan ilişkileri ise değişikti, mesela ikili aynı zamanda iş arkadaşıydı. David, Farrar, Straus and Giroux yayımevinde annesinin editörlüğünü yapmıştı. O sabah, yani son teşhisi öğrenmek için doktoru ziyarete gitmeden önce karşılaşmalarını şöyle anlatıyor David: "Yine o zamanı düşündüğümde, anneme sımsıkı sarılmış ya da elini tutmuş olmayı isterdim. Ama ikimiz de birbirimize olan duygularımızı fiziksel yolla göstermezdik pek, insanların kriz anlarında en beter yönlerini ortaya dökmelerine ilişkin aramızda onca şey yazılmış ya da söylenmiş olmasına rağmen, en azından benim deneyimlediğim kadarıyla, gerçekten hissettiğimizin sınır çizgisinin berisinde kalanları göstermekle yetinirdik sadece. Annemle sözcükleri paylaşırdık ama, duygu yüklü olsalar da bu sözcükler, o anda Konfederasyon doları ya da Sovyet rublesi kadar değersiz kalırlardı. Diyeceğim, o sabah, ben kendi korkumu hatırlamamakla birlikte, onunkini bütün canlılığıyla tasavvur etmeye çalıştığımı hatırlıyorum."
Hastalığı öğrenmelerinden bir gün öncesinden başlayan aslında bir nevi David'in, annesinin hastalığı için tuttuğu günlük olan kitap Sontag'ın ölümüne kadar devam ediyor. Dokuz bölüm ve bir sonsözden oluşan kitapta Sontag'ın son teşhis karşısındaki tavrı, arkadaşlarının onu yalnız bırakmamak için her daim evde birilerinin bulunduğu anlatılıyor. Bir oğul olarak Sontag'ın nasıl gözüktüğüne dair birçok besleyici yorum bulunuyor kitapta: "Doğru mu bilmiyorum, ama benim izlenimim, annemin daima gelecekte yaşadığı. Son derece mutsuz geçen çocukluğunda, bir yetişkin olarak gelecekteki varlığı, kendini son derece uzak hissettiği ailesinden zincirlerini koparacağı zaman hakkında hayaller kurarmış. Babamla yaptığı duygusal anlamda yoğun ama bir o kadar da düzensiz ve imkânsız evlilik sırasında, kendi başına New York'ta sürdürdüğü bağımsız bir hayatın hayallerini kurduğuna inanıyorum -bir yazar hayatını kastediyorum, o zaman sürdürdüğü akademisyen hayatını değil."
David'in bu düşüncesi annesinin ölümünden sonra bile değişmemişti hatta işin ironik yanı bu düşüncenin daha da güçlenmiş olmasıydı: "Annem öldükten kısa bir süre sonra kişisel eşyalarının dökümünü yaparken, cüzdanında bir deste kart buldum: müzelere üyelikler, performans merkezleri, uçağa sık sık binenler için kampanyalar, lokantaların adresleri, sadece bu cüzdan bile gelecek güzergâhlarla doluydu."
Annesinin hayatı ne kadar sevdiğini ve aslında geçirdiği onca operasyona rağmen ona sıkı sıkı tutunduğunu hatta hayatta kalarak birçok doktorun istatistik tablolarında değişik bir yerde durduğunu anlatan David, annesinin hayatla ilişkisini de şöyle anlatıyor: "Onun bu dünyada var olma biçimini betimlemek için tek sözcük seçmek zorunda kalsaydım eğer, bu sözcük “arzulu” olurdu. Görmek, yapmak, denemek ve bilmek istemediği hiçbir şey yoktu." Yakın bir zamanda David, annesinin gençlik döneminde tuttuğu günlükleri yayımlama kararı almıştı. O günlüklerde de Sontag, 1946'da daha 16 yaşındayken de benzer düşüncelere sahipti: "Her şeyi yapmaya çabalıyorum. Her yerde zevke hazırlıklı olmalıyım ve onu bulmalıyım da çünkü o her yerde! ...Her şeyin önemi var!"

(Taraf Gazetesi)

Şehrin içindeki halk müziği



Daha önce çeşitli film ve diziler için şarkılar yapan Kırıka’nın ilk albümü Kaba Saz yayınlandı. 12 şarkıdan oluşan albümde Ege Denizi’nin, lodosun ve çiftetellilerin tadını almak mümkün

Kara kültürüne ve onun eğlence anlayışına teslim olmaya başlayan Türkiye’de, insanların unuttuğu deniz kokusunun peşinde olduğunu söyleyen Kırıka’nın sonunda Kaba Saz adlı albümü çıktı. Daha önce Organize İşler ve Dondurmam Gaymak gibi filmlerdeki Pireli Sirto ve Hicazkâr Zeybek parçalarıyla tanınan Kırıka 2000’de kurulmuş.
Kırıka’nın miladı aslında tam olarak 2 Ocak 2000’ye dayanıyor. Salih Nazım Peker, Sarp Keskiner, Cem Devrim Akdoğan ve Orçun Baştürk tarafından kurulan Kırıka, 2001’de İstanbul ve Saraybosna’da konserler vermiş. Geri kalan bütün zamanlarını repertuar çalışmalarına ayıran Kırıka 2000-2003 döneminde, Sarp Keskiner’in gruptan ayrılması ve Cem Devrim Akdoğan’ın hayatını kaybetmesi üzerine kadro değişimi yaşadı. 2004’te Akdoğan’ın yerini alan ve grupta perdesiz bas gitar çalan Hasan Devrim Kınılı ile yoluna devam eden grup Yabancı Damat dizisinin ilk versiyonu için müzik yapmaya başladı. Grupta şu anda ney ve trombonda Murat Ferhat Yegül bulunuyor.
Buram buram Ege ve İzmir kokan Kırıka, kendi deyimiyle “Gelenekten gelen şarkıları bir müzeci gibi yorumlamaktan çok gelenekten beslenip, bugünün şarkılarını yaratmaya çalışıyor.” Albümdeki şarkılarının adlarına bakınca da zaten grubun hissiyatı kolayca anlaşılıyor; Rast Zeybek, Sonbaharda İzmir’e Özlem... Ayrıca grubun MySpace sayfalarındaki Yağ Satarım Bal Satarım yorumu da dinlenmeye değer.
Egeliler ve birçok İzmirli için pek çok anlam ifade eden açık hava, deli lodos, zeybekler, çiftetelliler, rakı ile esrimek ve dans etmek Kırıka’nın müziğinin ruhuna yansıyanlar aslında.
Kırıka’nın beslendiği kaynak ise 1800’lerin sonlarından 1960’lara kadar İstanbul, İzmir, Selanik gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit şehirlerinde ortaya çıkan ve özellikle meyhanelerde yaşayan “şehirli halk müziği” olmuş.
Kırıka bu etkileşimi şöyle anlatıyor: “Bektaşi nefeslerinin rindaneliğini, oyun havalarının hovardalığını, Karagöz-Hacivat müziklerinin çocuksu-neşesini, yeniçeri kahvehanelerindeki kabadayı hallerini, rembetikoların külhaniliğini, kantoların hafif meşrepliğini ve içli sevda şarkılarının hüznünü içinde barındıran bu kalender müzik o eski zamanlarda kâh bir Rum hatunun sesinden, kâh Urfalı bir gazelhanın nağmelerinden, kâh İstanbullu bir beyefendinin nidalarından yükseliyordu. Kırıka, mayasını işte buralarda buluyor, ruhu kırıklık... Yani şehirli olmanın ortaya koyduğu melez olma durumu.”
Bağlama, cura, elektro saz, abdal sazı, cümbüş, lavta, buzuki ve tzouras gibi birçok müzik aletini kullanan Kırıka’ya bu 12 şarkılık albümünde katkısı bulunan müzisyenler ise şöyle; Sarp Keskiner, Tolga Akşit, Stelyo Berber, Gevende’den tanıdığımız Okan Kaya ve Ahmet Kenan Bilgiç, Deniz Coşkuner, Özgür Yılmaz, Şenol Örsçüler, İsmet Örsçüler, Yıldırım Doğanay, Çetin Erlik, Sinan Sakızlı.

(Taraf Gazetesi)

Don Quijote Gibi Deli ve Hayalciyim: İsmail Kadare



Yıllardan 1983... Ünlü İtalyan aktör Marcello Mastroianni, savaştan 20 yıl sonra Arnavutluk'a dönen ve ölen askerlerin kemiklerini arayan bir general rolünde karşımıza çıkar. "Yerin altına gömülü on binlerce askerin cesedi uzun yıllardır onun gelişini bekliyordu, ve o sonunda burdaydı, bir mesih gibi, elinde listeler, yanında haritalar ve onları çamurdan çıkarıp aileleri ile buluşturacak direktifler. Diğer generaller bitmez tükenmez asker taburlarını yenilgiye ve yıkıma sürükledi. Ama o, kalan birkaçını unutuluş ve ölümün elinden almaya geldi. Mezarlıktan mezarlığa dolaşacak, ülkedeki bütün savaş alanlarını kaybolanları bulmak için dolaşacaktı. Ve çamura karşı verdiği mücadelesinde hiçbir aksilik yaşamayacaktı çünkü arkasında istatistiksel kesinliğin sihirli gücü vardı." Bu cümleler Mastroianni'nin Ölü Ordunun Generali adlı filmde canlandırdığı General Ariosto'yu anlatıyordu. Bu kelimelerin sahibi ise geçen hafta Asturias Prensi Edebiyat Ödülü'nü kazanan Arnavut yazar İsmail Kadare'ydi.

Kadare, dünya çapında üne kavuşmasını sağlayan Ölü Ordunun Generali kitabını, filmden 20 yıl önce 1963'te yazmıştı. Aslında Kadare, Arnavutluk halkı için bir roman yazarından çok daha fazlasıydı. O Balkanların Don Kişotu'ydu. Seçici kurul ödülü verirken, Kadare'nin Arnavutluk edebiyatının en üst seviyesini temsil ettiğini ve kendi köklerini unutmadan sınırları geçerek totaliterciliğe karşı evrensel bir ses gibi yükseldiğini söylemişti. Jürinin kararını okuyan İspanya Kraliyet Akademisi Başkanı Victor Garcia de la Concha ise Kadare'yi şu sözlerle tanımlamıştı: "Topraklarında trajediyi, devam eden savaşları gündelik bir dille, lirizmi de kullanarak anlatma yeteneğine sahip bir yazar."

1936'da Gjirokaster'de doğan yazar, Tiran Üniversitesi'nde Tarih ve Filoloji okumuş, ardından da Moskova'daki Maxim Gorky Edebiyat Enstitüsü'ne devam etmişti. 1936'da doğan Kadare, 20 yaşındayken öğretmenlik diploması almıştı. 1970'te Halkın Konseyi'ne delege olarak seçilmişti ve bu Kadare'ye seyahat ve kitaplarını yurtdışında yayımlayabilme özgürlüğü vermişti. 1971'de yazdığı Taştaki Kronik kitabı, Tavşan Kaç kitabı ve serisi ile meşhur olan Amerikalı yazar John Updike tarafından New Yorker'daki bir makalede "sofistike ve şiirsel düzyazı özelliğinin yanı sıra anlatım derinliğine sahip" sözleriyle anlatılmıştı.

Ülkesinde önce bir şair olarak adından söz ettiren Kadare'nin en büyük esin kaynağı ise Balkan tarihi ve efsaneleriydi. 2005'te de Booker Ödülü'nü kazanan Kadare'nin eserleri ilk kez Enver Hoca'nın baskıcı komünist rejimi sırasında ilgi toplamaya başlamıştı. Yazar, komünist rejim sırasında totaliterciliğe ve ince alegorilerle sosyalist gerçekçiliğe saldırmıştı. 1975'te yazdığı siyasi hiciv içeren bir şiiri yüzünden üç yıl boyunca yazması yasaklanmıştı. Daha sonra Kadare 1977'de Enver Hoca'yı öven bir roman yazarak hükümeti bir daha karşısına almamaya çabalamıştı.
Rüyalar Şatosu kitabında totaliterciliğin politik bir alegorisini yapmıştı. Kitap Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde geçiyordu ve 1981'de basılır basılmaz yasaklanmıştı. Bir yıl sonra da Kadare, Arnavut Yazarlar ve Sanatçılar Birliği tarafından kurgusunun çoğunu tarih ve mitlerin içine saklayarak siyasetten kasten kaçınmakla suçlandı.

Arnavutluk ise kendi değişimini yaşıyordu o dönemde. Enver Paşa 1985'te ölmüştü, yerine ise Ramiz Ali geçmişti. Arnavutluk'un komünist rejimden kurtulmasına aylar vardı ama Kadare bunu göremedi, en azından o topraklarda. 1990'a gelindiğinde Kadare, Fransa'ya siyasi sığınma talebinde bulundu. Demokratikleşme lehine açıklamalar yayımlayan yazar, "Diktatörlük ve gerçek edebiyat bağdaşmaz. Yazar diktatörlüğün doğal düşmanıdır" demişti. Fransa'ya gittikten sonra ise Kadare dünya çapında tanınan bir yazar haline gelmişti. Arada doğduğu topraklara uğrasa da Kadare hala Fransa'da yaşıyor.

Kan davası (Kırık Nisan), zorla evlendirilmekten kaçan ve sevdiği adama varan fabrika kızı (Evlilik) gibi konuları işleyen Kadare, 1988'de yazdığı Konser kitabında Arnavutluk'un bir diğer komünist ülke olan Çin'den kopuşunu inceliyordu. Hatta bu kitap Fransız dergisi Lire tarafından yılın en iyi kitabı seçilmişti. 1992'de Fransızca yazdığı Piramit romanında ise yazar Enver Hoca'nın süslü heykellere olan ilgisi ile dalga geçiyordu Arnavut yazar. Piramit formu bilindiği üzere diktatörlerin hiyerarşi sevdasının bir formuydu.

Enver Hoca döneminde bir saygınlığı olduğu için sansüre çok takılmadığı düşünülen Kadare'nin rejim yanlısı mı yoksa muhalifi mi olduğuna dair birçok tartışma vardı, ki bunların çoğu da hala sürmektedir.

Eserleri 40 ülkede yayımlanan Kadare, Nobel Edebiyat Ödülü'ne de aday gösterilmişti. Don Kişot'un neden Balkan kültürüne ait olduğuna ve hatta ilk Arnavutça'ya çevrildiğine değinen Kadare, "70 yıllık hükümdarlığında Komünistler, Batılı liderleri Don Kişotlukla suçladı. Ardından gelenler de aynısını yaptı ve Stalinistleri Don Kişotlukla suçladı. (...) Gördüğünüz gibi Don Kişot hep kaybeden çünkü onun adını kullanan politikacılar onun seviyesinde değil ve onun asaletinin birazına bile sahip değil" diyor. Arnavut yazar, bu yüzden politikacıların şövalyenin adını bir aşağılama olarak kullanmaktan yasaklanması gerektiğini düşünüyor.

"Bizim karakterimiz idealist, iyi anlamıyla ben Don Kişot'a benziyorum, sadece deliliği değil aynı zamanda hayalciliğiyle de. Bu deliliğinin özgürlükle de ilgisi var" diyen Kadare'nin şövalyeye olan aşkından da "Balkanlar'da Don Kişot" eseri doğuyor. Kadare burada bu beyfendiyi Arnavutluk'ta nasıl gördüğünü anlatıyor. "Burada çok popüler" diyor Kadare ve ekliyor: "sanki ulusal bir karakter gibi algılanıyor, Arnavut birçok yazar Don Kişot'un maceralarıyla Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanlar'ın maceralar arasında paralellik kuruyor."

Kadare'nin sinemaya uyarlanan diğer eserleri ise 2009'da Küller ve Kan, 2008'de Comet'in Zamanı, 2001 ve 1987'de Güneşin Ardında, 1985'te Të Paftuarit, 1979'da Yüz Yüze ile Radiostacioni. 1964'te ise Victor Gjika'nın yazıp yönettiği Kur Vjen Nëntori filminin senaryosunu yazdı.

(Taraf Gazetesi)